MURAKABE KİTABI
İÇİNDEKİLER
Giriş
Mukaddime
1. BAB: Nefsanî Tarik
2. BAB: Ruhanî Tarik
3. BAB: Tarikat, Hilâfet, Tecelli
4. BAB: Nefs - Sultanî Ruh
5. BAB: İlâhî Tecelliler
TENBİH: Şeriat-Tarikat-Hakikat
HATİME: Tarikatlar
FAİDE: Kötü Huylardan Kurtulmak
Giriş
Rahman Rahim Allah'ın adı ile..
Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Resulümüz Muhammed'e ve onun tüm âline olsun.
Şimdi..
Bu Fakir Muhammed Nuri Şemseddin Nakşbend, işbu değerli risaleyi; Yusuf suresinin 108. âyetinde, Allah-ü Taâlâ'nın buyurduğu : «Şöyle söyle: — İşte yolum.. Basiret üzere Allah'a davet ederim. Ben nasıl böyle isem, bana tabî olanlar da böyledir. Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim; ben müşriklerden değilim.»
Emirle belirtilen ilâhî ihsanın tasdiki olarak yazmıştır. Bu ilâhî emri tutarak; Rasûlullah ile Hak yola davetçi bulunan evlâdıma irşad işini kolaylaştırmak için, bundakileri derleyip biraraya getirdim.
Bu risaleye şu ismi verdim : “Risale-i Murakabe” (=Murakabe Risalesi)
Okunması, anlaması kolay olması için Türkçe açıklanmıştır.
Bu risale, şu şekilde düzenlenmiştir :
a) Mukaddime..
b) Beş bab..
c) Bir tenbih..
d) Hatime..
e) Faide..
MUKADDİME
Konusu : Tarikat-ı aliyyenin usulünü beyan eder.
Değerli kardeş, bilmiş olasın ki..
Ruhanî tarik ile nefsânî tarik; iki imam olan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin tarikatıdır ki, Allah yoludur. Her ikisinin de soyu tertemizdir. Onlar, cennet ehli gençlerinin efendileri, Ehl-i Sünnet'in gözbebekleridir; Allah, ikisinden de razı olsun.
Hak yol, bunların yoludur.
On iki tarikat, bunlardan zuhur etmiştir. İnşaallah, onların ayrıntıları, ikinci faslın altıncı nev'inde açıklanacaktır.
Sözü edilen tarikatlardan özellikle Halvetiye, Nakşiye ve diğerlerinden tarikat piri çıkmış; Hak yolcusu salike kolaylık olması için, her bir usulü de göstermişlerdir. Ne var ki, hemen hepsinin varacağı yer birdir; cümlesinin gayesi de birdir.
Sonra, bunların usulleri, her ne kadar başka başka olsa dahi, gittikleri yollar ikiye ayrılır. Onların birine : Nefsanî , diğerine de: Ruhanî.. derler.
“Nefsanî Tarik” denildiği zaman, nefsi terbiye ederek, gidenlerin yolları anlaşılır.
“Ruhanî Tarik” denilince de, ruha safiyetini kazandırarak gidenlerin yolu anlaşılır.
Her ikisi de Hak yoludur.
Allah-ü Teâlâ, Enbiya suresinin, 93. âyetinde şöyle buyurdu : «Hepsi de bize dönecekler..»
Bu emir doğrultusunda, bu tarikat sahiplerinin istedikleri ve varacakları yerleri birdir.
Nefsanî tarik, zordur; zira, onlar öncelikle nefsi terbiye ederler. Derler ki : “-Nefis terbiye edilmedikçe, ruh felah bulup ruhanî zevki tadamaz.”
Bunun için, nefsanî yolda bulunana, uzun zamanda Hakk’a ulaşmak nasib olur; çoğunun da ömrü yetmez. Bu yolun güç olmasının başlıca sebebi de budur. Meğer ki, bu yolda götüren mürşid, kâmil ve pek mükemmel ola.. Eğer mürşid böyle olursa, yolundaki müridi, bir nazarda Allah'a ulaştırmaya gücü yeter. Böyle olan zat ise, her asırda bir tane olur; iki olması mümkün değildir.
Ruhanî tarika gelince, bunda kolaylık vardır. Zira, bu yola girenler, öncelikle ruhu tasfiye ve tezkiye ederler. Ruh, asli temizliğini, safiyetini bulunca, nefs ister istemez, ruha tabi olur; her emrine itaat eder.
I . BAB
Konusu : Nefsanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebelerini, zikir ve isimlerini,
her makamın işaretlerini yedi fasılda açıklar.
NEFSANÎ TARİK
I. FASIL : Nefsanî tarikin şartlarını açıklar.
Değerli kardeş, şunu bilmiş olasın ki..
Nefis yolundan giden değerli zatlar, nefsi yedi mertebeye ayırmışlardır : Emmare, levvame, mülhime, mutmainne,. raziye, marziye, safiye..
İşbu anlatılan yedi mertebedeki nefsin, her birini bir isimle terbiye ederler.
Bu yoldaki zatlara bir Hak yolcusu salik gelip inabe edeceği zaman, başta ona on şart koşup aralarında bu şartlarda anlaşırlar. O şartlar, sırası ile şöyledir :
1. Yalan söylememek..
2. Gıybet etmemek ve iftira atmamak..
3. Onun-bunun aleyhinde bulunmamak..
4. Namazları vakitlerinde kılmak..
5. Vakitlerinde kılamayıp kaçırdığı namaz, tutamayıp yediği oruç varsa, bunları kaza etmek..
6. Cümle dostlardan ayrılmak, halvet halini sürdürmek ve erbain çıkarmak..
7. Gayet az uyumak..
8. Riyazete devam, etmek..
9. Daima, nefsin arzu ettiğinin aksini yapmak..
10. Daima, kendisini ölmüş gibi görmek..
Hak yolcusu salik, bu şartları kabul ederse, o salike; istiğfar, salât ü selâm okumak emrini verirler ve elini tutarlar.
EMMARE NEFS
Bu vakitte, Hak yolcusu salikin nefsi; Yusuf suresinin 53. âyetinde buyurulan : «Nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder.» mana uyarınca, emmare nefistir.
Bu durumda bulunan Hak yolcusu salik, mürşidin şartlarına göre; zikrine devam eder. Sonunda kendisine, Rasûlullah Efendimiz manada zuhur edinceye kadar istiğfar ve salât ü selâmla meşgul olur; Allah O’na salât ve selâm eylesin.
Bundan sonra, o Hak yolcusu salike, kelime-i tevhid telkin ederler. Kelime-i tevhide, önceleri, Hak yolcusu salikin vereceği mana şudur : “Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.”
Buna göre, tevhidin tesiri ile, Hak yolcusu salik, olduğu yerlerde, devamlı kalbinden : “Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.” deyip gezer..
Ancak, bulunduğu yer, emmare nefis makamı olduğundan, işlediği masiyetler gözüne görünmez; kendisini yüksek makamda bir salik görür.
***
LEVVAME NEFS
II. FASIL : Nefs-i levvameyi, onun zikrini ve işaretlerini açıklar:
Bundan sonra, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı gelir; Hak yolcusu salikin nefs-i emmare sıfatından kurtulur; levvame ile değişir.
Emmareden, levvameye geçmiş olmanın işareti şudur : Hak yolcusu salik rüyasında, yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar, akar çeşmeler görmeye başlar. Hak yolcusu salik, bu makama gelince, kendisine celâl ismi “Allah” telkin edilir:
Levvame nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, celâl ismi (Allah) olur. Bu mübarek isminin tesiri ile, Hak yolcusu salik işlediği masiyetlere pişman olup istiğfar eder. Her an, nefsini ayıplayıp ağlar. Gözlerinin yaşı kaynar su gibi olup gayet acıdır.
Ancak, bu Hak yolcusu salikten ara sıra isyan hali çıkar. Ama, işlediği anda, pişman olur ve istiğfar eder. Sonra yine isyan eder. Levvame nefsin bir gereği olarak, o Hak yolcusu salik, kendisini levm edip ayıplamaktan kurtaramaz.
Levvame halinde nefis, daima emre boyun eğer durumdadır. İçten de bir zulmaniyettedir. Ah ederek, inleyerek yoluna devam eder. Açıkçası, okuduğu zikirden ve tefekküründen bir tad alamaz. Bu levvame makamında Hak yolcusu salik kelime-i tevhide :
“Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur.” Manasını verir. Buna göre de, her bulunduğu yerde : “Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur..” diyerek okur.. Zat (Allah) isminin ateşi kalbine tesir eder. O zaman veled-i kalb (kalb çocuğu) zuhur eder.
MÜLHİME NEFS
III. FASIL: Mülhime nefsi ve onun zikrini işaretlerini açıklar.
Bundan sonra Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı yardıma gelir; o da levvame nefisten kurtulur, müihime nefis ile değişir. Bunun oluşunun işareti odur ki: Hak yolcusu salik, rüyasında bağlar, bahçeler, ırmaklar görmeye başlar. Bazan da kuş gibi uçar. İşte o zaman, bu Hak yolcusu salike şu isim telkin olunur : Hu.. (O..)
Bu mülhime nefiste olan Hak yolcusu salikin devamlı zikri: “Hu..” ismidir. Kelime-i tevhide verdiği mana da şudur : “Allah'tan başka sevgili yoktur.”
Bu hale geldiği zaman salikin hali önce anlatılan on şartı, lâyık olduğu şekilde yerine getirmektir. Ettiği masiyetlere de, bir daha dönmemek üzere tevbe edip Allah'ın yasak ettiklerinden bütünüyle kaçmak. Allah'ın verdiği emirleri de yerine getirmektir. Emirleri tutmakta artık sebatlıdır. Aşk ateşi kalbinde yanmaya başlar. Ettiği zikrin lezzetini de duyar. Her an : “Allah'tan başka sevgili yoktur.” diye okur. Dost yüzünü gözler ve ağlar.
Bu vakitte Hak yolcusu salikin göz yaşı, ılık su gibidir; biraz da kekremsi olur.
Arkadaşları arasında bu salike sevgi duyulur; hakkında iyi düşünürler. ...
Zikrin ısısı, vücud iklimine tesir eder. Bu durumda, salikin cümle azası zikreder. Salik de. azasının zikirlerini işitir. Cümle mevcudatın zikirlerini de duyar. Kendisine, kabirdekileri görmek, kalbdekileri anlamak, içten geçenleri okumak yolu açılır.
Bundan sonra bu makamda: isimlerin tecellileri, fililerin tecellileri zuhur eder. Bunun işareti odur ki : Hak yolcusu salik ; rüyasında denizleri yürüyerek geçer, gider, kuş gibi havada istediği yere uçar.
Anlatılanlardan başka, biraz da nuranî berzahlar (tüneller) zuhur eder.
Hak yolcusu salik, bu mertebeye geldiği zaman, nefsi önüne çıkıp onu azdırmaya bakar. Açıkçası şöyle der :”- Sen, artık işini tamamladın. Büyük bir zat oldun. Bu mertebeye, binde bir salik dahi varamaz. Ama, Allah sana ihsan eyledi.”
Bunlardan başka, türlü sözler edip azdırmaya ve yoldan çıkarmaya çalışır.
Eğer Hak yolcusu salikin mürşidi kâmil olursa, o berzahlardan (tünellerden) alıp ötelere geçirir. Eğer mürşid kâmil olmaz ise, durum zordur; varlığa kapılıp helak olur.
Allah, bizi de, sizi de korusun.
İşte mülhime nefsin hali de budur.
***
MUTMAİNNE NEFS
IV. FASIL : Mutmainne nefsi, onun zikirlerini ve işaretlerini açıklar.
Değerli kardeş, bilmiş olasın ki.. .
Bundan sonra, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile Hak yolcusu salikin nefsi, mülhime durumundan kurtulur; mutmainne derecesi ile değişir. Böyle olmasının işareti odur ki : Hak yolcusu salik, denizleri yürüyerek geçe, istediği yerlerde kuşlar gibi uçarak gitmeye başlaya.. Bazan da, semalara çıkar; meleklerle sohbet eder. Bundan sonra Hak yolcusu salike, Hayy ismi telkin olunur.
Bu mutmainne nefiste bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, H a y y ismi olur. Kelime-i tevhide vereceği mana ise, şudur : “Allah'tan başka mevcud yoktur.”
Bu makamda bulunan salik, hal itibarı ile gayet cömert olur. Açıkçası dost yolunda cümle mülkünü vermeye söz verir. Hatta : “Dost yoluna canını ver..” deseler, hemen boynunu uzatır. Şeyhine teslim olurken, yıkayıcı eline teslim olan ölü gibi olur.
Bu makamda, kalb yufkalığı hâsıl olur. İlâhî aşk, gün gün artar. Ne var ki, anasır perdesini geçemez, her an dost izini gözler “ahhh” edip inleyerek ağlar. Gözyaşı adeta su gibi akar.
Rüyasında göklere kadar çıkar; sidre-i müntehaya kadar varır. Meleklerle sohbet eder.
Yeryüzünü de kaftan kafa gezer. Cümle mahlukatın ve mevcudatın kimini hali ile, kimini dili ile anlar; onlarla konuşur. Bunlar gibi daha çok keşif ve keramet zuhur eder.
Bütün bunlar birer büyük berzahtır ki: eğer Hak Yolcusu salik bunlara kapılırsa; bir adım bile ileri gidemez: zulmette kalır. Allah, bizi de sizi de korusun. Eğer o gördüklerine iltifat etmeden : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.”
Cümlesini tekrarlayarak giderse, bundan sonra, yokluk murakabesi zuhur eder. Hemen ardından da, nurlu bir şekilde sıfatların tecellileri zuhur eder. Bazılarına bu tecellide; Fecr suresinin 27 - 30. âyetlerinin ihsanı olur : «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olunarak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir.»
Hak yolcusu salike hitap dahi zuhur eder.
Ancak, bazı kimselere, bu makamda şeytan zuhur eder. Kimine kürsü üzerinde, kimine yerle sema arası bir yerde, kimine de yanan bir ateş içinde.. Onlara şöyle hitab eder : «Ben, en yüce rabbınızım.» (Naziat suresinin 24. âyetidir.) Daha başka sözler de söyler.. Mulhime nefste olduğu gibi, türlü azdırıcı sözler etmeye başlar.
Eğer bu makamdaki salikin şeyhi kâmil olursa, bu tehlikeli durumlardan kolayca kurtulur. Eğer şeyhi kamil değilse, Allah korusun, dalâlete düşüp helak olur.
***
RAZİYE NEFS
V . FASIL: Raziye nefsi ve onun zikirlerini, işaretlerini açıklar.
Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki.. Mutmainne nefs tehlikelerinden kurtulup Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ve keremi ile salik, raziye nefs sıfatına geçer.
Bu makamın işareti odur ki : Hak yolcusu salik, cümle mevcudatı, yok olmuş görür. Bir beyaz veya kızıl yahut daha başka bir renkli nur içinde kalır. Bazılarına, bu hal içinde; Rahman suresinin şu 26. 27. âyetleri zuhur eder : «Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sahibi Rabbın yüzü kalacak..»
Bu âyet-i kerimedeki mana ihsan olunur, hitap zuhur eder. Bundan sonra, Hak yolcusu salike: “Ya Hakk” ismi telkin olunur. Raziye nefis makamında bulunan salikin devamli zikri, “Ya Hakk” olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise, mutmainne makamında olduğu gibi : “Allah'tan başka mevcud yoktur.” cümlesi olur. Salikin, bu makamdaki hali ise, gayet halim selim yumuşak başlı olmaktır. Cümle mahlûkat, bu kimsenin elinden ve dilinden emin olurlar. Halk arasında sevilir. Her nereye gidecek olsa, ellerinde olmadan, kendisine tazim ederler. Kendisi ise, kaza ve kaderinde olan işlerin tümüne razı olur. Bir an dahi, Allah'ın rızasından, ayrılmaz. Dünya ve âhiret için olan cümle gayelerinden geçer : “Allahım, tüm gayem sensin, isteğim rızandır.” cümlesi, bu mertebede kendisine hal olur. Buna göre, bu mertebede olan Hak yolcusu salik, kendisine zuhur eden keşif ve kerametin cümlesinden geçer. Her gördüğü şeyden kendisine bir müşahede hali zuhur eder. Daima gezip durduğu yerlerde, kalbinden :
“Allah'tan başka mevcud, gaye, sevgili yoktur..” diye çağırır.
Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu makamda ikilikten kurtulamaz. Her an ölümünü niyaz eder ağlar. Gözünün yaşı yine âdeta su gibi akar.
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, Allah'ta yok olma hali zuhur eder; peşinden de Allah'ta var olma hali zuhur eder.. İşbu makam, hilâfet makamıdır.
Bundan sonra, nefis ve şeytanın şerlerinden emin olur : “Ben Hak, ben Hak” diye çağırır. Eğer mürşidi kâmil olursa, bu berzahtan (tünelden) dahi kurtarıp daha ileriye geçirir. Eğer mürşidi kâmil olmazsa, mahcubiyette perdeli kalır.
Eğer daha önce, Fecr suresinin 27 - 30. âyetlerindeki: «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olunarak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir.» manalar zuhur etmemiş ise, bu makamda zuhur eder.
MARZİYE NEFS
VI. FASIL : Marziye nefsi ve onun zikirlerini ve işaretlerini açıklar.
Ey değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun..
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin nefsi, raziye sıfatından marziye sıfatına geçip değişir. Bu geçişin işareti odur ki : Cenab-ı Hak ile, bir şekli olmadan müşahede hâsıl olur ve konuşma meydana gelir. Bunun için : “Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi..” diye isim verilir. Bundan sonra salike : “Ya Kayyum” (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan) ismi telkin edilir.
Marziye nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri şu olur.: “Ya Kayyum” (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan..) olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise, Muhammed suresinin şu 19. âyetidir : «Allah'tan başka ilah olmadığını bil..»
Bu makamdaki Hak yolcusu salikin hali ise, pâk şeriatın emrine boyun eğmektir. Onun emrini yürütmektir. Her davranışı ve duruşu, Rasûlullah Efendimizin emrine boyun eğmektir.
«Allah'ın huyları ile huylarınızı güzelleştiriniz, Allah'ın güzel sıfatlarına bürününüz.» Hadis-i şerifinin sırrına göre, Rasûlullah'ın sünnetini icra eder; Rasûlullah'ın güzel huyunu benimser. Allah O’na salât ve selâm eylesin.
Bu makamda bulunan Hak yolcusu salikin kalbi gayet yufkadır. Merhameti, şefkati gayet çoktur. Kendisi, daima, Allah'ın huzurunda olur. Açıkçası : Raziye nefis makamında olan zat: Her an, her nefes müşahede üzeredir; kendisine isimlerin, fiillerin, sıfatların tecellileri ve zat müşahadesi zuhur eder. Allah'ın Zat’ına dalma hali dahi zuhur eder.
Hali anlatıldığı gibi olan değerli zatta; keşif, keramet, olağanüstü haller zuhur eder. Ama, kendisi, asla bu gibi şeylere değer vermez; bir an bile Allah'ın huzurundan ayrılmaz. Kendisinin güzel meclisine gelen konuklara karşı : «İnsanlara akıllarının alacağına göre konuşun..» emrine göre konuşur; ziyaretine gelenlere karşı da hallerine uygun sohbet eder. Eğer bu gelenler arasında kabiliyetli kimse varsa, o kimsenin içinde olan şeyi haber verir. Bu haber verişi de, onun teslimiyetini kuvvetlendirmek içindir.
Bu makamda bulunan zat, Allah'a hizmetle memurdur. Ya irşad vazifesini yapar, ya da ülkeleri yönetir.
Kâmil sayılan Allah'ın velî kullarının cümlesi, marziye nefis makamındadırlar.
Bu makam, vahdet makamıdır. Herkes, bu makama ulaşamaz. Bu makamda bulunan değerli zatın davranışı ve duruşu : «Gözlerim uyur, kalbim uyumaz.» hadis-i şerifinin manası uyarınca, uyuması, ayık durması aynı olur. Hemen her halde ayıktır; huzurludur.
Açıkçası : Her halde, her anda, her nefeste, müşahede eder ve konuşur. Müşahede mertebesi, fena içinde bekadır.
Daha açığı : “Ölmeden evvel ölünüz.” hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuş ve yokluk alanında, tam bir yokluk bulmuştur. «Fena bulup yok olunuz, sonra yok olunuz.» manasının sırrına zuhur yeri olmuştur. Sıfatların tecellisinde, Allah'ın zatına dalıp gidenlerden olmuştur.
Bundan ilerisi, safiye nefis makamıdır. Bu makamda olan değerli zat ise, her asırda ya bir, ya iki, ya üç olur.
***
SAFİYE NEFS
VII. FASIL: Safiye nefis, safiye nefis makamını bulmayı başaran değerli zatın mertebelerini açıklar.
Ayrıca burada, bu yoldaki sulûkünü tamamlayıp : “-Fatiha” diyenlerin makamları, hilâfet makamları, irşad makamları, gavs-ü azam makamları, kutuplar kutbu makamları da, kısadan anlatılacaktır.
Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Safiye nefis makamında bulunan değerli zat; sıfatlarla beraber isimleri de özünde toplamış, Zat tecellisine zuhur yeri olmuştur.
Açıkçası :Fena buldular (yok oldular), sonra yine fena buldular, sonra yine fena buldular; bundan sonra beka buldular (var oldular), sonra yine beka buldular, sonra yine beka buldular.» cümlesindeki mana sırrına göre; üçüncü derecede Allah'ta yok olmuş, üçüncü derecede Allah'ta var olmuştur. Tecelli-i zatta dahi, Allah'ın zatına dalıp gidenlerden olmuşlardır.
Bu safiye nefsde bulunan değerli zatlar; daha önce de anlatıldığı gibi, her asırda üç tane olur. Şöyle ki :
a) İrşad kutbudur. Her ne kadar irşada memur olan Rasûlullah'ın -Allah O’na salât ve selâm eylesin- halifesi olsa dahi, irşad kutbu olan değerli zatlar, o halifelerin cümlesinden üstündür.
İrşad kutbu olan zatın kendisi doğuda bulunsa, müridi de batıda bulunsa; bulunduğu yerden o müridini terbiye ve irşad eder; Allah'a ulaştırır. Bunlar için uzak, yakın aynıdır.
b) Gavs-ü Azam. Bu zat da, bütün cihanı içine almıştır ve âlemde tasarruf sahibidir. Ama kutuplar kutbunun yanında ve emrinde bulunduğundan, tasarrufa karışmaz, daima kendi halinde olur.
c) Kutuplar kutbu. Bu, bütün âlemi özünde toplamış, zamanında tektir; arifler sultanıdır. Rasûlullah'ın esas halifesi de budur. Bu değerli zatın mübarek makamı hüviyette olduğu sebepten cümle yaratılmışlar ve varlıkların yiyip içmeleri, davranışları ve duruşları, kaza ve kaderleri; hâsılı, dünyada olup biten işlerin cümlesi tasarrufu altında olup dilemesi ile meydana gelir.
Safiye nefs makamı sahibi olmak, burada anlatılan üçlere hastır. Bu, değerli zatlar, aslî safiyetini bulmuşlar ve nefssiz olmuşlardır.
Bu manayı iyi anlamaya çalış.
«Kendini bilen, Rabbını bilmiş olur.» hadis-i şerifi, bu makamları anlatır. Zira, bu değerli zatları, akıllar idrâk etmekten yana âcizdir; anlayışlar da şaşkındır.
Bazı asırda, irşad kutupluğu, gavs-ü azam makamı, kutuplar kutbu ayrı ayrı birer zata ihsan olunur. Bazı asırda da bu üç ilâhî mertebe, tek zata ihsan olunur. Yani : Kutuplar kutbu olma, gavs-ü azam olma, hilâfet sırrının üçü de Allah'a bir hizmet olarak tek zata verilir.
***
Bu risalenin başından buraya kadar anlatılan nefis derecelerini bir daha gözden geçirelim. Şöyle ki :
a) Emmare nefs: Bu nefs makamı, Hak yolcusu salikin ilk halidir.
b) Levvame nefs: Bu nefs makamı ise, yine Hak yolcusu salikin ilk halidir.
c) Mülhime nefs: Bu da, Hak yolcusu salikin orta derecesidir.
d) Mutmainne nefs: Bu da Hak yolcusu salikin son halidir. Bu mutmainne nefis makamı; Hak yolcusu salikin son durağı. Allah'ın veli kullarının da ilk basamağıdır. Bundan sonrası. Allah'ın yardımına kalmıştır ki : Çalışmakla elde edilecek bir şey yoktur.
Açıkçası : Nefsaniyet yolundan yola çıkan Hak yolcusu salikin nefsi; mutmainneye varmadıkça, hiç bir şekilde vuslat sırlarını duyamaz.
Bu nefsaniyet yolundan giden Hak yolcusu salikin sulûkünü tamamlaması ve fatihasının okunması, bu mutmainne derecesinde olur. Ne var ki, bu dereceyi bulmak, uzun zaman alır. Eğer mürşid, kâmil olur da; Hak yolcusu salik de ona yıkayıcıya teslim olan ölü gibi teslim olursa.. durum değişik olur; herkes, kabiliyetine göre nasib alır : Kimi dört, kimi sekiz, kimi oniki, kimi onaltı, kimi de yirmi senede.. Hâsılı: Her birine, kabiliyetleri ve tecelli durumlarına göre vuslat ihsan olunur.
Eğer mürşid kâmil olur da, Hak yolcusu salikte noksanlık olursa, o zaman otuz, kırk, elli, altmış sene sonra ancak, mutmainne nefse geçebilir. Bunun için, nefsaniyet yolundan gidenlerden pek çoğunun ömrü yetmemiş, yolda kalmışlardır.
Şayet mürid kabiliyetli, şeyhi de noksan olursa, bu mürid keşif keramet tehlikesine düşüp varlık berzahında (tünelinde) kalır.
Bunun için Yüce Allah'a sığınalım..
e) Raziye nefs: Bu da, hilâfet makamıdır. Açıkçası, raziye nefis makamına ulaşan bir Hak yolcusu salike hilâfet, bir hak olur.
f) Marziye nefs: Burası da, irşad makamıdır; kutupluk makamıdır. Daha açığı : Mar-zıye nefis makamında bulunanlar. Rasûlullah'ın halifeleridir: Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bunların cümlesi, Allah'ın hizmetinde bulunurlar.
g) Safiye nefs: Bu makama gelince; hilâfet sırrına sahib olanlara, gavs-ü azama, kutuplar kutbuna göredir ve bu üç üstün zata hastır.
Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım : Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bize hidayet eylemeseydi, biz kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık..»
2 . B A B
Konusu : Ruhanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebelerini,
her makamın zikirlerini, teveccüh usulünü yedi fasılda açıklar.
RUHANÎ TARİK
I. FASIL: Ruhaniyet tariki (yolu) şartlarını ve faydalarını açıklar.
Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Nefsaniyet yolu ve onda yola girenlerin halleri bundan önceki babda açıklandı. Ama, yolların en yakını, yolların en şereflisi, yolların en kolayı ruhaniyet yoludur. Bu da, Nakşbendiyye yolu olup burada açıklanacaktır.
Ruhaniyet yolunda olan değerli zatların; Hak yolcusu saliki, ruh yolundan götürmeleri, Hak yolcusu salikler için büyük bir nimettir. Zira, burada asla mücahede yoktur. Çünkü, mücahede nefs tarafında olur. Bunlar nefse bakmadan, ruhu temize çıkarmaya çalışırlar. Ruh temize çıkıp aslına dönünce; nefis, bütün kötü huyları ile gelir ruha teslim olur. Ruh dahi nefsi esir eder, her emrine itaatkâr ve boynu eğik eyler. Bunun için, ruhanî yol, gayet kolaydır.
Bu ruhanî yolun büyük pirleri, ruhu yedi mertebeye ayırmışlardır; şöyle ki :
a) Kalb..
b) Ruh..
c) Sır.. .
d) Hafi..
e) A h f a..
f) Nefs latifeleri..
g) Külli lâtifeler..
Burada anlatılan latifelerde, birer nur işareti vardır. Ruh temize çıkıp bu temize çıkması da gerçek oldukça, bu latifelerde nurlar zuhur eder. Sonunda ruh, külli latifelere varır. Bu makamda da tezkiye gerçekleşince; ruh, vücud ülkesine şah olur. Bütün kötü huyları ile, nefs de gelir, ruha teslim olur. Ruhun, her bir emrine itaatkâr esiri olur. Her ne kadar nefs, ruhun esiri olsa da, yine de kötü huyları basına toplayıp türlü türlü hilelerle daima ruhun yolunu kesmeye çalışır. Ne var ki, ruh Hakk’ın ihsanı ile o hilelerin nefsten geldiğini bilir. Her ne taraftan önüne çıksa, durumu anlar : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” der, zikri ile, fikri ile meşgul olur.
Ruhaniyet yolunda olan bir zata, bir Hak yolcusu salik gelip inabe etmek istediği zaman; eğer o zat, kâmil ve kemale erdiren bir kimse ise.. o gelen kimseye istihare emrini verir. Bundan sonra, adını ve ne iş yaptığını sorar. Bu arada onun haline tavrına da bir göz atar.
Bundan sonra, Rasûlullah'a doğru teveccüh eder ve huzurda o gelen kimseyi adı ile, şekli ile anlatır; inabe vermek için izin ister. Rasûlullah Efendimiz de meleklere emir verir; o kimsenin ruhunu huzura getirtir. Onun için ezeldeki bilgiye göre vurulan mühürüne bakar. Eğer o gelen kimsenin bu tarikattan yana nasibi var ise, alnına : “Sadık”tır.. diye mührünü basar; eğer nasibi yok ise, yine alnına : “Yalancı”dır.. diye mührünü basar. Bundan sonra, o inabe etmek isteyen kimse, huzura geldiği zaman bakılır; eğer yalancı mührü ile mühürlenmiş ise, gönlünü alır, yumuşaklıkla savar.
Eğer sadık mührü ile mühürlenmiş ise, o saliki, halvet yerine getirir, yüz yüze oturtur.
Bundan sonra, onun için, beş şartı yerine getirmesini emreder. O şartlar, sırası ile şöyledir :
1. Yalan söylememek..
2. Gıybet etmemek, başkalarının aleyhinde bulunmamak..
3. Abdestsiz gezmemek..
4. Beş vakit namazını vaktinde kılmak..
5. Kazaya kalan namazları ve oruçları varsa, tümünü kaza etmek..
İşte, Hak yolcusu salike ilk bildirilecek beş şart budur.
Bundan sonra, o Hak yolcusu salike; ölümü düşünmek, teveccüh, rabıta tarif edilir.
Eğer o Hak yolcusu salikin kabiliyeti kıt ise, kendisine biraz istiğfar ile salâvat okuma emri verilir. Eğer o salikin kabiliyeti yeterli ise, hemen o anda zikir telkini yapılır. Yani : Salike, kalb yerlerini, inabe almaya geldiği zat, hemen gösterir.
Zikir, kalbî olarak; o kimsenin istidadına göre lafza-i celâl “Allah” telkin edilir.
Bundan sonra, kâmil mürşid olan zat, o saliki karşısına alır; diz dize oturtur. Baş başa gelir, alnını alnına dayar. Bundan sonra, salikin haline bakar.
Eğer Hak yolcusu salikin halinde ilâhî sevgi, rabbani aşk, samedanî cezbe orta halli ise, onu çok güzel bulur. Salikin kalbini, kendi pâk kalbinin içine alır. İlâhî feyz çeşmelerinden bir çeşme açar, teveccühe memur olan meleklere de emreder ki : Salikin kalbinde bulunan haset, kin, kibir ve benzeri kötü huyların dağlarını Allah sevgisi külüngü ile darmadağın edeler.. Onlar da bu emri yerine getirmeye hemen başlarlar.
Ayrıca, masiva, dünya sevgisi ve benzeri karışık işler de, Allah sevgisi ocağına atılır; aşk ateşi ile yakılır.
Bundan sonra, onun kalbini ilâhî feyzle yıkamaya başlar. Kendi güzel halinden o salike bir elbise giydirir.
Eğer salikin kalbinde olan Allah sevgisi ocağına ilâhî aşk ateşinden bir kıvılcım bırakıp yine kendi halinden bir elbise giydirdikten sonra anlatılan şekilde yıkar ise, o anda salikin hali değişir; kalbinde ilâhî aşk zuhur eder.
Eğer salikte, ilâhî aşkın ağır basması, cezbenin aşırılığı bulunursa, yine salikin kalbini kendi kalbinin içine alır. Allah sevgisi ocağında bulunan aşk ateşine sadakat, şefkat çeşmelerinden bir çeşme açar; o aşkın ateşini dindirir. Cezbe halini de salikten alır. Allah'ın inayeti ile, cezbe hali salikten gider.
Bundan sonra, yine ilâhî feyzle, yukarıda anlatıldığı gibi, salikin kalbini yıkamaya başlar; çünkü, cezbenin aşırılığı, saliki meczub eder.
Salikte cezbe ziyade olur ise, o salik cezbesinin harareti ile latifeleri göremez; aşk ateşinin ağır basması ile vuslat sırları zuhur eder; kendisi ilâhî bir meczub olur.
Eğer cezbeden ve ilâhî sevgiden yana hiç bir eser olmaz ise, o salik de, Allah sevgisinden bir koku alamaz ve tarikat-ı aliyyeden de bir şey duyamaz. Onun için kâmil mürşidler, hali olmayana hal ihsan ederler. Hali ziyade olanın da halini alırlar.
Ne var ki, anlatılan işleri yapabilmek, kemal sahibi ve kemale erdiren zatlara mahsustur. Bunlar da, kibrit-i ahmer gibidir. Bunlar, anlatılan usulde, saliklere daima teveccüh eder, feyz verirler..
***
LATİFELERİN ZİKRİ
II. FASIL: Yedi latife ve onların zuhuratını açıklar.
Değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Hak yolcusu salik, bundan önceki fasılda anlatılan beş şarta devam etmelidir. Kendisine tayin olunan mürşidinin emirlerini ve uyarılarını dikkate almalıdır. Tam manası ile de teslim olmalıdır; tıpkı, yıkayıcı eline teslim edilen ölü gibi.. Bundan sonra, zikir ve fikirle meşgul olursa.. Kısa zamanda o salikin kalbi, aslî sıfatını bulur.
Açıkçası odur ki : Anlatılan işleri yaptıktan sonra; Cenab-ı Hakk’ın ihsanı, mürşidinin güzel himmeti ile kalbindeki karışıklık, kötü zanlar yıkanır. Zikir nuru ile nurlanır, kalb çocuğu zuhur eder.
Bundan sonra ruha, aslî hil'atından kırmızı bir hil'at giysisi giydirilir.
Anlatılan işin alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, zikir ederken bir kırmızılık yahut yanan ateş gibi bir şey görür. Güneş doğarken, ortaya çıkan kırmızılık gibi de olabilir.
Anlatıldığı gibi, kırmızıya meyilli bir renk zuhur ederse, o zaman salikin zikri ruha aktarılır. Yani : Kalbine okuduğu zikirden başka, ruhun da yeri gösterilir; bir mikdar zikir de ruha telkin edilir.
Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip gider. Sonunda, ruh latifesi de aslına döner. O zaman, ruha da, asli hil'atından sarı bir hil'at giysisi giydirilir.
Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, ruhu için zikrettiği zaman, ruhun yerinde sarı bir renk görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, sırrına telkin olunur.
Bu durumda, sırrın yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zikirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de sırra telkin eder.
Hak yolcusu salik, bu zikrine devam eder ve sebatkâr olursa, o zaman sır da aslına döner. Bu durumda ruha, asıl hil'atından beyaz hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, sırrı için zikrederken, sırrın yerinde bir beyaz nur, yahut bir beyaz renk görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, hafiye aktarılır; kendisine hafi için zikir telkin edilir. Salike, hafi latifesinin yeri haber verilip önceki zikirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de hafi için yapılması telkin edilir.
Hak yolcusu salik de, bu hafi için telkin edilen zikre sebatla devam eder, zikrinde ve fikrinde olursa, hafi latifesi de aslına döner. Ruha da, aslî hil'atından yeşil bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, hafi için zikrini edip giderken, hafi latifesinin yerinden yeşil bir nur yahut yeşil bir renk görünür. Ta-Ha suresinin 7. ve 8. âyetlerinde buyurulan : «Çünkü o, sırrı da bilir; gizlinin gizlisini de.. O, öyle bir Allah'tır ki, ondan başka ilah yoktur.» Ayet-i kerimenin manası gereğince bu son anlatılan hafi zikri makamında bulunan Hak yolcusu salike, yakin ilmi hasıl olur.
Anlatıldığı gibi, yeşil nur ortaya çıkınca, Hak yolcusu salikin zikri ahfaya aktarılır. Hak yolcusu salike, ahfanın yeri tayin edilir, önceki zikirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de, ahfa için kendisine telkin edilir.
Hak yolcusu salik, öncekinden daha fazla, burada, zikir, fikir işinde devamlı ve sebatlı meşgul olursa Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile ahfa latifesi dahi, aslına döner. O zaman da, ruha aslî hilatından iki hil'at giysisi giydirilir. Bunun biri siyahtır; biri de beyaz.. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik ahfa için zikri ile meşgul olursa, kendisine bir siyah nur, bir de beyaz nur zuhur eder. Hak yolcusu salik, bunu görür.
Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, nefs latifelerine aktarılır. Nefs latifelerinin yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zikirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de nefis latifeleri için telkin edilir.
Burası, fenafişşeyh (şeyhte yok olma makamıdır. Hak yolcusu salikte Allah sevgisi orta halli olur; fenafişşeyh (şeyhte yok olma) hali de burada zuhur eder. Yine bu makamda, Rasûlullah Efendimizi görür ve kendisi ile konuşur; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bazılarına bu haller, ahfa latifelerinde zuhur ettiği de olmuştur
Mürşid kuvveti ile: salik ruhta, sırda, hafide iken, bunlardan önce dahi kalb zuhur etmeden anlatılan hallerin zuhur ettiği olmuştur.
Hak yolcusu salikte Allah sevgisi yükselir; daima zikrin, fikrin zevki, ve şevki ile olur.
Eğer Hak yolcusu salikin sevgi hali ifratta veya tefritte (çok ileride veya çok geride) olursa, şeyhte yok olmak ve Rasûlullah’ı müşahade etmek murakabede veya daha sonra zuhur eder.
Zira sevginin ifratı ve tefriti, saliki oyalar ve işini erteler, geri bırakır. Eğer salikte Allah sevgisi, daha ziyade olur ise, o zaman da, cezbenin aşırısı zuhur eder. Bu durumda, Hak yolcusu salike Rasûlullah'ı görmek nasib olmaz; ilâhî bir meczub olup çıkar. Eğer Hak yolcusu salikte, Allah sevgisinden yana bir belirti olmaz ise.. kötürüm olur. Açıkçası : Hem latifelerden, hem de murakabe seyrinden yana habersiz olur.
Meğer ki, bu salikin mürşidi kâmil ola; zira, anlatılan hallerin cümlesi, kâmil mürşide göre eşittir. Yani : Sevginin ifratı ve tefriti onun için önem taşımaz, saliki vuslata erdirir.
Her neyse..
İşbu nefs latifelerinde Hak yolcusu salik devam edip gider ise, nefs latifeleri dahi aslına döner. Yine ruha, asıl hil'atından turuncu bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alameti odur ki: Hak yolcusu salik, nefs latifeleri için zikrini yaparken, o yerde kendisine turuncu bir renk görünür.
O vakitte, salikin zikri, külli latifelere aktarılır. Salike, külli latifelerin yeri tarif edilir; bunun için kendisine bir mikdar zikir telkin olunur.
Bundan sonra, Hak yolcusu salik, devam edip gider ise, külli latifeler de aslına döner.
Kalb latifelerinden, küllî latifelere varıncaya kadar; hemen her birinde ruh tezkiye, tasfiye olur. Hemen hepsinde, tasfiye oluşu gerçeğe dayalı olduğundan, birer hil'at (rütbe veya özel giysi) ile latifeler ruha teslim edilmiş olur. Sonra, külli latifelerde dahi, ruhun tezkiyesi gerçek olunca, Hak yolcusu salikin alnının ortasına sadakat mührü ile mühür vurulur; vücud iklimine padişah olur. Sonra da, bütün latifeler kendisine teslim olurlar.
Bundan sonra, vücud ikliminin yönetimine başlar; zikrin harareti, vücuda bütün olarak tesir eder, cümle duygular, ruhla birlikte zikrederler. Onların zikirlerini, Hak yolcusu salik, bu ten kulağı ile işitir. Saliklerden bazısı, anlatılandan başkp, cümle varlıkların zikirlerini de bu ten kulağı ile işitir. Zira, İsra suresinin 44. âyetinde : «Hemen her şey, Allah'ı hamd ile tesbih eder.» buyurulan mananın gerçek aydınlığında bakılınca, cümle eşya teşbih ederler. Ne var ki, anlatılan makama yetişmeyen kimseler, bu tesbihi duyamazlar. İşte, küllî latifelerin işareti de budur.
Bundan sonra nefis, vücud iklimine eğlenecek yer, karar edip kurtulacak bir mahal bulamaz. İşin sonunda, cümle kötü huyları başına toplayıp gelir, ruha teslim olur; her emrine itaat etmeye başlar. Ama, nefs ve kötü huyları ruhun fırsatını kollarlar; onu düşürmeğe çalışırlar. Allah-ü Taalâ esirgesin ve korusun.
***
NEFY VE İSBAT İŞARETLERİ
III. FASIL: Nefy ve isbatı, onun işaretlerini açıklar.
“Nefy ve isbat” derken, şu kelime-i tevhid anlatılır : Lâ ilahe İllallah (Allah'tan başka ilâh yoktur..)
Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki..
Anlatılan işlerden sonra, Hak yolcusu salike, nefy ve isbat telkin edilir.
Yani : Kelime-i usuli olan kelime-i tevhid, Hak yolcusu salike tarif edilir.
İşbu makam, ilmel-yakin makamıdır. Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakkı ilmel-yakin ile bilmek, bu makamda hal olur. Dolayısı ile, bundan sonra, Hak yolcusu salikin sevgisi günden güne artar. Daima “ahhh” edip inleyerek, dost cemalini gözler. Aynel-yakin ve cemal müşahedesini ister.
İsimlerin tecellisi, fiilerin tecellisi dahi, bu makamda hal olur. Saliklerden bazısına, bu hallerin daha önce zuhur ettiği de olur.
Bu makamda bazılarına; kabirleri keşfetmek, kalbleri keşfetmek, ülkeleri keşfetmek, bunlara benzeyen meleklerin hallerine vâkıf olmak gibi şeyler zuhur eder. Ne var ki. burası büyük bir berzahtır; Hak yolcusu salike bir imtihandır. Eğer zuhur eden şeylere kapılıp onlara varlık verir ise : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” sözünde yalancı olur; vuslat sırlarını duyamaz. Meğer ki, o salikin mürşidi kâmil ola..
Bu durumlar, murakabeden sonra, Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak hallerinden sonra olursa, bir sakıncası olmaz. Zira, o vakit, Hak yolcusu salike Allah'ın ihsanı olursa, hiç sevgi olmadan, daima Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözler. Ruhanî yolun terakkisi kolay, nefsanî yolun terakkisi de gayet zor olduğu bu manadan ötürüdür.
Bu keşif ve keramet ihsanları, nefsanî yoldan giden Hak yolcusu saliklere, sülûk esnasında zuhur eder. Sülûklerini tamamlamalarının uzun zaman istemesi de bundandır.
Dersimiz olan kelime-i tevhidde Hak yolcusu salik devamlı ve sebatlı olur, şeyhinin tarifine göre de şartlarına riayet eder, şeyhinin sözünde gider ise, kelime-i tevhidde bulunan :
“LA” Yok.. Kelimesinin ateşi; Hak yolcusu salikte kalan masiva sevgisini, dünya ve âhiret sevgisini tamamen yakıp yok eder. Bundan sonra, Hak yolcusu salike, kayyumiyet ihsan olunur. O zaman salik : “LA” Yok.. kelimesini söylediği zaman kendisini ve cümle mevcudları yok olmuş görür. “Ancak Allah vardır..” cümlesini okuduğu zaman da, kendisini ve cümle mevcudları Hak ile kaim görür.
Nefy ve isbatın zuhuratına gelince.. Fussilet suresinin 53. âyetinde : «Onlara, âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz. Ta ki, onun Hak olduğu, kendilerine açık açık açıklansın..» buyurulan mana sırrının zuhur etmesidir. Bu manayı, ciddî bir şekilde anla..
***
IV. FASIL: Bu fasılda, şunlar açıklanır:
a) Ahadiyet murakabesi ve onun zuhuratı..
b) Rahmani, nefsanî, şeytanî sülûk tekmili..
c) Hilâfet makamı..
d) Bu münasebetle zikir tenzili..
Ey değerli kardeş, bilinmiş olsun ki..
MURAKABE
Bundan sonra, Hak yolcusu salike, murakabe telkin olunur. Bu murakabe hakkında âyet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır; onları alalım.
Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 1. âyetinde şöyle buyurdu : «Çünkü Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.»
Allah-ü Taâlâ, Alâk suresinin 14. âyetinde şöyle buyurdu : «Hiç bilmez mi ki : Allah görür.»
Allah'ü Taâlâ, Beyyine suresinin 8. âyetinde şöyle buyurdu : «Allah onlardan razı olmuştur; onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Bu, Rabbından korkan içindir.»
Bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle gelmiştir : Rabbını daima murakabe eden ve nefsi ile hesaplaşan içindir..
Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Rasûlullah Efendimizin hadis-i şerifleri de şunlardır : «İhsan odur ki, Allah'ı görür gibi ibadet edesin; sen onu görmesen de o seni görür.» «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.» «İnsanın himmeti neyse, kıymeti de odur.» «Bir kimsenin Hicreti, Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah'a ve Rasulü’nedir.»
Bu hadis-i şerif ve âyet-i kerimelerdeki işaret ve delâlet üzere Hak yolcusu salik; mürşidinin tarifine göre murakabe ile meşgul olup geceli-gündüzlü dost cemalini müşahede arzusu da terakki bulup murakabede zikre girmeden, tefekküre dalmadan oturduğu sırada, şeytan hemen her taraftan onun helakine çalışır.
Hak yolcusu salik, murakabede otururken; cümle mevcudatı yok olmuş, kendisini de bütün halleri ile görür ise, yahut başka bir kimsenin durumu ile kendisini görür ise, bilmeli ki : Bu durum nefstendir.
Eğer Hak yolcusu salik; kendisini şeyhi gibi yahut Rasûlullah Efendimizin kıyafetinde görür ise, işbu halin adı şudur : Şeyhte yok olmak, Resulde yok olmak..
Yine Hak yolcusu salik; murakabesinde bağlar, bahçeler, ırmaklar, meyveler, güzel kızlar ve oğlanlar görür ise, bu durumda yine kendi kimliğine bürülü olarak kendisini görürse, bu da nefstendir.
Yine Hak yolcusu salik; kendisini şeyhinin yahut Rasûlullah Efendimizin kıyafetinde görürse, bu arada gördüğü bağlar, bahçeler, meyveler, ruhanî cennet sayılır. O kızlar ve oğlanlar ise, huriler ve gılmanlardır.
Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken cümle varlık gözünde ve gönlünde yok olur, ateşten veya nurdan bir kürsü üzerinde bir kimsenin oturduğunu, karşısında hesapsız meleklerin durduğunu görürse.. ama bu arada salik, kendisine baktığı zaman kendi kıyafetini ve başkasının kıyafetini görürse, o kürsü üzerindeki ve onun karşısındakilerin hepsi şeytandandır. Hemen istiğfar etmek gerekir.
Ama anlatılan durumda; kendisini şeyhinin kalıbında veya Rasûlullah Efendimizin kalıbında görür ise, o gördüğü zat ya Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail'den biridir. Yine Hak yolcusu salik; murakabe halinde cümle varlıkları yok olmuş görür, bu halde seslenme gibi bir şey işitir, bu seslenmede : «Ben, en yüce Rabbınızım..» (Naziat suresinin 24. âyetidir.)
Şeklinde bir hitab olursa, hemen salik, bu hitap esnasında kendisine bakmalıdır. Eğer kendisini var bulursa, bu hitabı şeytandan bilmeli.. Zira, iki varlık bir yerde olmaz. Eğer bu hitaptaki tecelli Hak'tan gelmiş olsaydı; salikten yana bir belirti kalmazdı. Zira, bu babda şu mana kesindir : “Cenab-ı Hak, cismi silinen, ismi giden kimseye tecelli eder.”
Bu manaya göre; Hak yolcusu salik varken o hitap gelirse, şeytandan sayılır. Zira, o mel'unun türlü türlü hileleri vardır. Şöyle şeyler de söyleyebilir : “-Kulum, ben senden razıyım. Bundan sonra, emr-i maruf görevini yapmayı senden kaldırıp affettim. Cümle yasak işleri sana mubah eyledim. Bundan sonra, ne işlersen bağışlanmış saydım. Sen benim sevgilimsin..”
Bu şekilde türlü türlü ürkütücü sözler edip çoğu kimseleri helak denizine düşürmüş, helak eylemiştir. Bunlardan, Allah-ü Taâlâ'ya sığınmak gerek.
Şöyle bir şey sorulabilir :
— Bu anlatılanları ayırd etmek, nasıl mümkün olur?. Buna cevab olarak, Maide suresinin 35. âyetinde duyurulan : «Ey iman edenler, Allah'tan çekinin; ona götüren vesileyi arayın. Onun yolunda çaba harcayın. Her halde iflah olursunuz»
Emir doğrultusunda, bu yolda iflah olup kurtulmak, kamil bir mürşid bulmakla olur. Bu incelikleri bilmek, kâmil mürşide kalmıştır Kâmil mürşid olan, bu incelikleri bilir ve ona göre salike, gördüklerini yorumlar ve teselli eder. Bundandır ki: Hak yolcusu salike kâmil mürşidi aramak farz makamındadır.
***
V. FASIL: Yok olma murakabesinin sonunda meydana gelen müşahede ve tecellileri açıklar.
Değerli kardeş, burada anlatılacaklar da bilinmiş olmalıdır. Yok olma (ifna) murakabesi tabir edilen murakabede, Hak yokuşu salik otururken, kendisini ve cümle mevcudatı taa, zerreye varıncaya kadar tamamen yok olmuş görür ise, hemen bir beyaz, yeşil, kırmızı, sarı renklerden bir renkli nur kalır. İşte buna : Yok olma murakabesi nur tecellisi.. tabir edilir. Bazı kimselere, bu halde, şekli belli olmayan bir hitap dahi zuhur eder. Bu hitaplar, anlatılacak âyet-i kelimelerdeki gibi olabilir. Allahü Taâlâ, Mümin suresinin 16. âyetinde şöyle buyurdu : «Bugün mülk kimin?. Vahid Kahhar Allah'ın..»
Allah-ü Taâlâ, Rahman suresinin 26. 27. âyetlerinde şöyle buyurdu : «Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sahibi Rabbın yüzü kalacak..»
Allah-ü Taâlâ, Kasas suresinin 88. âyetinde söyle buyurdu : «Onun zatından başka, her şey helake yüz tutmuştur.»
Bu âyet-i kerimelerde anlatılan manalara dair bir hitap tecellisi kendisinde zuhur eden Hak yolcusu salikin Fatihasının okunması yerindedir. Zira, bir Hak yolcusu salikin son derecesi budur. Sonra, bu makam, Hak yolcusu salikin nihayeti, Allah'ın veli kullarının da bidayetidir. Zira, bundan sonra, ilâhî tecelli için bir nihayet yoktur.
Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken, kendisi ve cümle varlıklar gözünde ve gönlünde yok olur ve sonunda da Cenab-ı Hak ile kaim olarak zuhur ederse, hemen her şeyden de şekilsiz keyfiyetsin olarak müşahede zuhur ederse, bu tecelliye : Allah'ın varlığında yok olmak, Allah'ın varlığında var olmak.. (Fena fillah ve beka billah) tabir olunur. Bazılarına da bu tecellide, Fecr suresinin 27-30. âyetlerinde duyurulan şu hitap gelir : «Ey mütmainne nefis, razı olduğun, razı olunduğun halde Rabbına dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.»
İşbu makam, hilâfet makamıdır; lâkin, Allah'ta var olmanın (bekabillahın) en alt derecesidir. Bundan ilerisi açıklanmıştır.
Hâsılı : İkinci, babdan buraya gelinceye kadar, anlatılan ruhanî yol, tarif ettiğimiz Nakşiye sülûk usulü, bu ahkâr kul Muhammed Şemseddin'in usulüdür ki; çok kolay ve yolların en şereflisidir.
Çünkü, Kur'an yoludur. «Bir kimse, Kur'an'ın gayrı ile yolunu bulmak isterse.. Allah onu saptırır.»
Açıkçası, Kur'an'dan başka bir şeyle hidayet arayan, dalâlete düşer. Allah, bizi de, sizi de korusun.
Bu ruhanî yol pirleri çok zuhur etmiş; herbiri de bir usul üzere gitmiştir. Cümlesinin usulünden bu fakire ihsan olunan usul, bu yola girenler hakkında gayet kolaydır. Bu yol dile getirilip şöyle denilmiştir : “Tarik-ı Şemseddin” (Şemseddin Yolu)
Bu ruhanî yolda açıklanan usule göre istekli olan salik, istidadı kemal derecesinde olursa, üç, yedi, onbir, kırk günde; iki, üç, altı, yedi ayda; bir senede istidad ve kabiliyetine, mürşidin kudsî kuvvetine göre ve isteği üzere sülûkü tamamlamak nasib olur.
Eğer salikin istidadı eksik olursa, o zaman bir, üç, beş, on, onbeş, yirmi senede sülûkü tamamlamak nasib olur.
Ancak, mürşid, kemalli ve kemale erdirici bir durumda bulunur ve isterse istidadı eksik olan salike kudsî kuvveti cihetinden en kısa zamanda sülûkü tamamlatır. Zira, kemal ehli olan mürşide göre eksik, tam olanların her ikisi de eşit değerdedir. Meğer ki, Hak yolcusu salike sülûkünü tamam ettirmeyi istememiş olalar; yahut salikin, kader sırrında nasibi bulunmaya..
Burada, mürşide düşen bir şey var. Hak yolcusu salik, sülûkünü tamamlayıncaya kadar, kendisine Rasûlullah Efendimizi -Allah O’na salât ve selâm eylesin- müşahede etmek müyesser olursa, pekâla.. Ama, bu müşahede tam hakkı ile olmalıdır. Eğer böyle bir müşahede olmaz ise : “Bu, sülûkünu tamamladı..” diyerek, ona verilen zikri mürşidi tenzil etmeye.. Yani : Zikrini azaltmaya..
Zira, salik yalnız cemal müşahedesi ile tek kanatlı kuş gibidir. Tek kanatlı kuş, nasıl uçamaz helak olursa, o salik dahi, bir uçuruma yuvarlanıp helak olur. Bundan dolayı, mürşid şeyhe düşer ki., bu gibi salikin zikrini ve fikrini tenzil edip azaltmaya.. Hatta, zikrinden ayrı olarak, her gün en az bir-iki saat kadar teveccüh emretmelidir. Taa, salik, Rasûlullah'ı müşahede edinceye kadar.. Allah O’na salat ve selâm eylesin. Şeyhin dahi, o salike Rasûl’de yok olmadan (Fena’fir-resulden) teveccüh etmesi, lâzım ve elzem kabilindendir.
Eğer Hak yolcusu salik; sülûk esnasında Rasûlullah'ı müşahede ederek, sülûkünü tamamlamak kendisine nasib olursa, onun için şu tabir kullanılır : Zülcenaheyn.. Yani : İki kanatlı kuş gibi olur. Bu da, onun çok yüksek mertebelere uçup gitmesine işarettir.
***
TEVECCÜH
VI. FASIL: Hak yolcusu salike, şeyhinin nasıl teveccüh edeceğini açıklar..
Ey değerli kardeş, şu da bilinmelidir ki, Hak yolcusu salike, ilk başta teveccühe, şeyhte yok olmada (fena’fiş-şeyhte) başlamak gerekir. Taa, ahfa latifeleri salikte zuhur edinceye kadar bu şekildeki teveccüh sürdürülür. Ahfa latifeleri, salikte zuhur ettikten sonra, salike olan teveccüh, Rasûl’de yok olmadan (fena’fir-rasulden) başlar. Nefy ve isbata kadar bu teveccüh sürdürülür.
Salikte nefy ve isbat zuhur edip veya nefy ve isbat telkin olunduktan sonra, salike olacak teveccüh Allah'ta yok olmaktan (fenafi-llahtan) başlar. Taa, fatihası okununcaya kadar, bu şekilde teveccüh sürdürülür. Fatiha okunduktan sonra, teveccühe ihtiyaç kalmaz.
Burada anlatılan durum, Hak yolcusu salikin, orta halli olma durumuna göredir.
Açıkçası, Hak yolcusu salikte, Allah sevgisi, ifrat ve tefrit derecesinde olmaz ise, durum yukarıda anlatıldığı gibi olur. Orta halli salikin durumunu da şöyle açıklamak mümkündür :
Sülûkü esnasında ahfaya kadar şeyhini bulur.
Nefy ve isbata kadar Rasûlullah'ı müşahade eder; onunla konuşma ihsan olunur.
Murakabeye kadar ve murakabeden sonra da Allah ta yok olmak (fenafillah), Allah'ta var olmak (bekabillah), cemal müşahedesi ihsan olunur.
Ve, bundan sonra da, o salikin Fatihası okunur ve artık onun için teveccüh gerekmez.
Eğer Hak yolcusu salik, ahfaya kadar olan teveccühünde şeyhini bulamaz ise, o zaman, şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde şeyhini görünceye kadar ona şeyhte yok olmadan (fenafiş-şeyhten) teveccüh ede..
Rasûl’de yok olmada (fenafir-rasulde) dahi, bu usule uygun hareket etmelidir. Hak yolcusu salik, nefy ve isbata kadar olan teveccühünde Rasûlullah'ı müşahede etmek müyesser olmaz ise, yine şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde Rasûlullah'ı görünceye kadar, kendisine Rasul'de yok olmaktan (fenafir-rasulden) teveccüh ede.. İsterse salik, murakabeyi bulmuş olsun; taa, Rasûlullah'ı müşahede edinceye kadar, Rasûl’de yok olmaktan (fenafir-rasulden) teveccüh etmek gerekir.
Bazı salik, sülûkünü tamamlar; Fatihası okunur. Bu arada, murakabeyi ve müşahedeyi de bulur; lâkin Rasûlullah'ı göremez. İşte hali böyle olan salike; taa, Rasûlullah'ı görünceye kadar, Rasul'de yok olmaktan teveccüh etmek lâzımdır.
Şeyhte yok olmak, Rasûl’de yok olmak, Allah'ta yok olma halleri birbirine zarf gibi olmuştur. Bu sebepten; şeyhte yok olmak zuhur etmez ise, Rasûl’de yok olmak da zuhur etmez. Rasûl’de yok olmak zuhur etmeyince, Allah'ta yok olmak da zuhur etmez.
Saliklerin bazısında; şeyhte yok olmak, Rasûl’de yok olmak halterinin zuhurundan önce, murakabe ve müşahede sırlarının zuhur etmesi ilâhî cezbenin ağır basmasından ileri gelir.
Üstte anlatılan manalara göre; Rasûlullah, salike zuhur edinceye kadar ona teveccüh lâzım olur. Zira, o hal içinde salik bırakılırsa, yâ meczub olur, yahut mertebesinden düşer. Böyle bir korku her zaman vardır.
Hak yolcusu salike; kalb latifeleri zuhur ettikten ve Rasûlullah'ı müşahede ettikten sonra, yine şeyhe düşer ki: Teveccühünü değiştirmeden, anlatılan tertibe göre teveccüh ede.. Ahfaya kadar şeyhte yok olmaktan, nefy ve isbata kadar Rasûl’de yok olmaktan, murakabeye ve daha sonra da Allah'ta yok olmaktan teveccüh ede..
Yolunu anlatıldığı gibi izleyip giden salike, orta halli giden salike Fatiha okunduktan sonra, yani : İşi tamamlanıp duası olunduktan sonra teveccüh etmek gerekmez.
VII. FASIL: I. fasıldan, VI. fasıla kadar ayrıntılı anlatılanları toplu açıklar. Değerli kardeş, bilinmelidir ki..
Kâmil bir mürşide gereken odur ki; bir salik kendisine gelip inabe etmek istediği zaman, o salike istihare telkin ede. Kendisi de, Rasûlullah Efendimizin iznini almaya çalışa.. Allah O’na salât ve selâm eylesin. Efendimiz tarafından her ne gibi bir işaret olursa, o işarete göre hareket ede..
Eğer Efendimizin üstün ruhsatı olursa, o salike inabe vere. Bu teveccühte, saliki, karşısına alıp kendisine şeyhte yok olmaktan teveccüh ede. Bu teveccühte, salike ruhaniyetten kırmızı bir hil'at giydirmeli; sonra da, ilâhî feyzden, salikin kalbine bir çeşme açıp oraya feyz akıta.. Böylece, salikin kalbini masivadan temizleyip Allah sevgisi ile doldura. Ahfaya kadar, bu şekildeki teveccüh, her hafta yapılmalıdır.
Bu makama kadar salik, şeyhte yok olmayı bulursa, bundan sonra salike, Rasul'de yok olmaktan teveccüh etmelidir. Bu teveccühünde salike Rasûl’de yok olmak şanında, yeşil bir hil'at giydirmelidir. Daha önce anlatıldığı gibi salik; nefy ve isbat, murakabe telkin olununcaya kadar Rasûl’de yok olmayı bulursa, bundan sonra salike, Allah'ta yok olmaktan teveccüh etmelidir. Salike, Allah'ta yok olmaktan teveccühünde beyaz bir hil'at giydirmelidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, bu teveccühünü her hafta tekrarlar. Taa, salik, tam manası ile murakabeyi buluncaya kadar. Bundan sonra da, salikin Fatihası okunur.
Anlatılan düzende giden ve Fatihası okunan salike artık teveccüh gerekmez.
Burada durumu anlatılan salik, orta halli gittiği için, anlatılan makamlarda, kendisine haftada birer kere teveccüh yeterlidir.
Eğer salik, müflis durumda ve Allah sevgisinden haberi yoksa., o zaman salik; gereğine göre iki günde bir kere, üç günde bir kere teveccühe muhtaçtır. Zira bu gibi salik : «İflas eden, Allah'ın güvencesi altındadır.» hükmüne göre, sık sık ihsana muhtaçtır. Meczup salikin durumu da böyledir. Ona da, sık sık teveccüh etmeli; onun cezbe halinin aşırılığını silip ilâhî feyzle kalbini temizlemelidir. Meczub salike teveccüh dahi çok zordur; dikkat etmek gerekir. Hem kendisinde bulunan cezbeyi almak, hem de ilâhî feyzle onun kalbini temiz eylemek gerekir ki bu kâmil bir mürşidin işidir.
Salik, ahfaya kadar kendi teveccühünde şeyhini bulamazsa., şeyhi ondan teveccühünü değiştirmemelidir. Taa, salik, teveccühünde tam manası ile şeyhini buluncaya kadar..
Salik, murakabeye kadar olan teveccühünde Rasûlullah'ı bulamazsa., yine şeyhi, ondan teveccühünü kesmemelidir. Taa, teveccühünde, tam manası ile Rasûlullah'ı buluncaya kadar.. İsterse mürid, sülûkünü tamamlamış, murakabeyi, müşahedeyi bulmuş olsun; mutlaka Rasûl’de yok olmaktan yana teveccühe ihtiyacı vardır. Eğer ondan teveccüh kesilirse.. Muhammedi irfandan nasipsiz kalır; büyük bir uçuruma yuvarlanıp helak olmasından da çok korkulur .
Bazı salike, tecellisinin gereği olarak, kalb zuhur etmez, şeyhin müşahedesi zuhur eder. Buna : “Şeyhi buldu” diyerek, şeyhi Rasûl’de yok olmaktan teveccüh etmemelidir.
Daha önce anlatıldığı gibi, ahfaya kadar şeyhte fena bulmaktan yâna salike teveccüh etmeli ki: Teveccühü kemale ersin, içine yerleşsin ve meleke hâsıl olsun. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin.
İşin başlangıcında olan bir salik; Rasûlullah'ta yok olmayı, Allah'ta yok olmayı bulsa dahi, şeyhe düşer ki : Yine teveccühünü yerlerinde yapa.. Daha işin başlangıcında bu şekilde giden bir salik için; ziyade kuvvet bulacağına, sonra da kemal bulacağına işaret vardır.
3. BAB
Konusu : a) Tarikatın ikmal edilmesi..
b) Hilâfet ve irşad makamı..
c) Üç fasılda ilâhî tecelli açıklanır.
I. FASIL: İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi, sıfatların tecellisi üç nevi olarak açıklanacak..
BİRİNCİ NEVİ : İsimlerin tecellisini açıklar.
Hak yolcusu salike, ilk başta zuhur eden isimlerin tecellisidir. Yüce Sübhan Hak, bir salike isimleri ile tecelli kıldıkta cümle lafız, kelime, seslerden işittiğini ve söylediğini Hak'tan işitir. Kendisi ve başkaları, işiten ve söyleyen bir âlet olur : “Bunların cümlesi Hak'tandır..” deyip öyle müşahede eder. İşbu duruma : “İsimlerin tecellileri..” tabir edilir.
İKİNCİ NEVİ : Fillerin tecellisini açıklar.
İsimlerin tecellisinden sonra, fillerin tecellisi zuhur eder. Cenab-ı Hak, fiili ile bir tecelli kıldıkta o salik, maklukatın tümünden her ne kadar fiil zuhur ederse, yapanlarını bir ağaç gibi görür; o fiilerin cümlesini Yüce Hak'tan müşahede eder : “Bunlarda kudret yoktur; hakikî fail Cenab-ı Hak'tır.” deyip o filileri Cenab-ı Hak'tan müşahede eder. İşbu duruma : “Fillerin tecellisi” tabir edilir.
İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi; sülûkün tamamlanmasına mahsus bir durum değildir. Bazı salike, sülûk esnasında dahi zuhur eder. Bazı salike de, murakabe esnasında ve murakabeden sonra zuhur eder. Bunların hepsi de Allah'ın ihsanıdır.
ÜÇÜNCÜ NEVİ : Sıfatların tecellisini açıklar.
İşbu salike, fiillerin tecellisinden sonra, sıfatların tecellisi zuhur eder; bu sıfat tecellisi de üç kısımdır.
1. KISIM : İlk nuranî tecelliyi açıklar.
Değerli kardeş, bilinmiş ola ki.. Hak yolcusu salik, murakabede yok olur, Arştan ferşe kadar her şey silinir; kendisinden ve görünenlerden bir eser kalmazsa., yeşil, kırmızı, beyaz, siyah, sarı renklerden bir renkte kendisini bir nur sarar, kendisi de onun içinde silinir.. İşbu duruma : “Sıfatların nuranî tecellisi” tabir edilir. Bazılarına bu halde hitap dahi zuhur eder.
Bu mertebeler, saliklerin son derecesi olup Allah'ın velî kullarının ise.. ELİF-BA makamında başlangıç derecesi sayılır. Bu derecelere varan Hak yolcusu salikin Fatiha'sının okunması yerinde olur. Ancak, bir şartla : Hak yolcusu salik, kuvvetli olup bu mertebelere kadar Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimizi -Allah O’na salât ve selâm eylesin- müşahede etmiş olursa…
2. KISIM : Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak (fenafillah ve bekabillah) halini açıklar.
Bu kısım üç derece üzerine açıklanacaktır. Şöyle ki :
a) Hak yolcusu salik, müşahedesinde başarılı olduğu sıfatların nurlu tecellisinden sonra kendisinde Allah'ta yok olmak zuhur eder. Cenab-ı Hak, sıfatları ile; o salike tecelli eder. Hak yolcusu salik, kendisinden ve yaratılmışlardan zerreye varıncaya kadar her şey silinir.
Bunun peşinden de Allah ile var olmak zuhur eder. O zaman, bütün varlıkları, kendisi Hak ile var olduğu halde müşahede eder.
b) Hilâfet makamıdır. İşbu tecellide, Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak zuhur eder. Bazılarına, bu halde, bütün varlıklar secde ederler. Fecir suresinin, 28. âyetinde Duyurulan : «Rabbına dön..» hitabı dahi zuhur eder; iki cihanın yönetimi kendine sunulur. Hilâfet makamı da budur.
c) Bazılarına zuhur eden Allah'ta var olmak açıklanır.
Allah'ta yok olmaktan sonra, zuhur eden Allah'ta var olmak mertebesinde bulunan müşahede, salikin tecelli gereğine göre değişik olur. Bazısına ağaçlardan ve hayvanattan, bazısına meleklerden, bazısına da kendinden Allah'ta var olmak tesellisi zuhur eder. Bunların benzeri şeylerden de zuhur eder. Bir şekil, bir durum çizilmeden, bu türlü tecellilere : “Allah'ta var olmakla beraber, sıfatların tecellisi..” tabir edilir.
Bundan sonra, miraç dahi, salike zuhur eder. Bunda dahi, bir şekil ve bir durum çizilmeden, türlü türlü müşahede ve konuşma zuhur eder.
Burada anlatılanların cümlesi, .sıfatların tecellisinin ikinci derecesidir; Zat tecellisi değildir. Dua edelim : “Allah, bize ve size gönül açıklığı versin.”
3. KISIM : Sıfatların tecellisinden, Zatî müşahedeyi açıklar. Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki.. Anlatılan durumlardan sonra olan, yokluk içinde yokluktur. “Yok oldular, sonra yine yok oldular..” cümlesinin hükmüne göre; Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hak, ikinci derecede tecelli eylediği zaman, salikin kendisi yanar, kül olur. Külü dahi savrulur, kendisinden bir iz kalmaz.
Bu şekilde, tamamen silinip yok olmuşken; bu işin hemen ardından, kendisine bir Hakkanî giysi giydirilir. O halde, Allah'ın yarattıklarını gördüğü zaman; o yaratılmışların cümlesinde, hatta kendisinde Yüce Hakk’ın sıfatlarını müşahede eder. Bu şekilde bir müşahedeye erdiği zaman da, onlardan bir benzeri olmayan zatı müşahede eder. Gördüğü şeylerden zerreye varıncaya kadar, bir benzeri olmayan Zat’tan başka bir şey görmez. Bazan bu müşahede ağır basar, dalgınlık hali zuhur eder; Yüce Hakk’ın zatında, kendisini dalıp gitmiş bulur. Bu durum için şu tabir kullanılır : “Sıfatların tecellisinden Zatî müşahede..” Bakara suresinin 115. âyetinde buyurulan : «Ne yana yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır..» işarete göre; Allah'ın veli kullarına ihsan olunan ilâhî tecelliler, bu türlü tecellilerdir. Ama, Zat tecellisi değildir.
**
KUTUPLARIN TECELLİSİ
II. FASIL: Kutuplara, Allah'ın, kâmil olan veli kullarına zuhur eden Zat tecellisini üç nevi olarak açıklar.
BİRİNCİ NEVİ : Allah'ın kâmil olan veli kullarına; yokluk içinde yokluktan varlık içinde varlıktan indikten sonra zuhur eden şimşek gibi çakan Zat tecellisini açıklar.
Değerli kardeş, bilmiş olasın ki.. Adı geçen zatlar, yokluk içinde yokluktan sonra, üçüncü bir yoklukla yok olmuşlardır. «Yok oldular, sonra yok oldular, sonra yine yok oldular..»
cümlesinde bulunan yokluk işaretleri, bu değerli zatlara hastır.
Benzeri olmayan Yüce Zat, bunlara bütün yüceliği ile Zat tecellisi eyledikte; öyle bir yoklukla yok olurlar ki : Kendilerini dahi ararlar, ama asla kendilerinden bir iz bulamazlar. Yitik sahibi, yitiğini arayıp da bulamadığı gibi.. Bunun peşinden, Allah'ta yok olmak zuhur eder.
Varlık içinde var olduktan sonra, üçüncü bir varlıkla daha var olurlar ki : «Var oldular, sonra var oldular, sonra yine var oldular..» manasına gelen hadis-i şerifi de bu mertebeye işarettir.
Bu mertebede, kendilerini ne kadar ararlarsa arasınlar; Yüce Allah'ın Zat’ından başkasını bulamazlar.
Bu mertebede konuşma ve müşahede olmaz. Bazan kendilerine, tenezzül zuhur ettiği zaman, şimşek gibi çakan zatî bir tecelli zuhur eder. Sözün özü şudur : “Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz, bilinemez..”
İşbu durum, Zat tecellisinin ilk mertebesidir.
İKİNCİ NEVİ: Zat tecellisinin ikinci mertebesi olan Allah'ın Zat’ına dalıp gidenler açıklanır.
Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..
Durumu anlatılan değerli zatlara, Zat tecellisinde yükselme olur; sonunda Allah'ın Zat’ına dalıp gidenlerden olurlar. Bir şekil, bir durum çizilmeden Yüce Zat'ta öyle boğulurlar ki, asla kendilerinden haberleri olmaz. Bu tecellide, iki hal zuhur eder :
a) Celâliyet..
b) Cemaliyet..
Celâliyet zuhur ettiğinde, kendinden habersiz olarak, kahır yönünden tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder; bu tasarruf aynı anda olur. Meselâ, o hal içinde iken, bir kimseye : “Öl !..” demiş olsa, o kimse, o saatte ölür. Yine bir ölüye : “İznimle kalk..” diyecek olsa, o ölü, o saatte canlanır. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin. Her ne söylerlerse, o söyledikleri yerini bulur.
Cemaliyet halinin zuhurunda dahi, kendinden habersiz olarak; kerem, lütuf, ihsan yüzünden tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder. Her ne şey için olursa olsun; ağzından söz çıktığı zaman, o şey var olur. O kadar ki; Bir harfi dahi boşa gitmez.
İşbu duruma, Zat tecellisinin ikinci mertebesi olan : “Allah'ın Zat’ına dalıp gidenler mertebesi” tabir edilir..
ÜÇÜNCÜ NEVÎ : Zat tecellisinin üçüncü mertebesi olan hayret makamını açıklar.
Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..
Bundan sonra, yine tecelli yükselir; hayret makamı zuhur eder. Bu öyle bir şeydir ki : Bir kimseye hayret makamı zuhur ettiği zaman, bir çöpü dahi, kaldırmaya gücü kalmaz, kaldıramaz. Bu durum : “Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz; bilinemez..” manasına göre; tarifi mümkün olmayan hallerdendir. Bu makamdan ilerisi de yoktur. Bu türlü Zat tecellisine zuhur yeri olan değerli zatlar, bazan yükselir, bazan da inerler. Zat tecellisinden inerlerse, kendilerine, şimşek gibi çakan Zat tecellisi zuhur eder. Eğer yükselirlerse.. Allah'ın Zat’ına dalıp gidenlerden olma hali zuhur eder. Bundan sonra da terakki ederlerse, hayret makamı zuhur eder. Ancak : “Bundan sonrası yoktur.” demek gibi bir mana çıkarılmasın; yanlış anlaşılmasın.. “Sülûk dereceleri, tarikat mertebeleri yok..” demekten murad, Rahman suresinin, 29. âyetinde Duyurulan : «O, her an, bir başka iştedir.» Mana icabı: “İlâhî işlere bir son var..” demek değildir.
Bundan sonrası, sözle anlatılamaz, tavsif edilemez. Hal kabilindendir ama, hal ile de, anlatmak, işaret etmek mümkün değildir; mümkün olduğu tasavvur da edilemez. Bu mana :
“Fazilet sahibini, fazilet sahibi bilir.” cümlesi ile duyurulan incelikler arasındadır. Fussilet suresinin 35. âyetinde buyurulan : «Bana, büyük hazza sahib olanlardan başkası erdirilemez.» Mana gereğince; ayrıca, Sebe' suresinin 13. âyetinde buyurulan : «Kullarımdan, tam şükredenler pek azdır.» mana uyarınca, bu mertebelere ermek, yani: Zat tecellisine nail olmak, binde bir kişinin kârı dahi değildir; sırf Yüce Mevlâ'nın ihsanı ve keremidir.
Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım : «Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bize hidayet etmeseydi, biz, kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.»
***
RASÛLULLAH'I GÖRMEK
III. FASIL: Rasûlullah Efendimizi görmeyi açıklar; Allah O’na salât ve selâm eylesin..
Burada anlatılmak istenen mana şudur : Allah'ın velî kullarının, Hazret-i Rasûlullah'ı -Allah O’na salât ve selâm eylesin- görmeleri ve müşahede etmeleri, kendi hallerine ve tecellilerine göredir. Bazılarının ayrılık durumu ağır bastığından, Rasûlullah'ı ayrılık yönünden müşahede eder. Kendisi ayrı, Rasûlullah da ayrı olarak, kendisini dış yapısı ile müşahede eder ve konuşur; Allah O’na salât ve selâm eylesin.
Bazılarında işe, Rasûlullah'ı sevmek yanı ziyade olur. Görürken, kendi durumunu, Rasûlullah'ın durumu görür; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Ayrıca Rasûlullah Efendimizi de, ikilik halinde görür ve karşılıklı konuşurlar. İşbu şekillere : “Rasûlullah'ın ruhani cesedi” tabir edilir. Yani : Müşahede ve konuşma hallerindeki Rasûlullah Efendimizin durumuna.. Allah O’na salât ve selâm eylesin.
Eğer o kimse, sevgi işinde daha ileri giderse, kendisi, Rasûlullah'ta yok olur. Bu makamda, soru soran ve cevap veren kendisi olur. Bu görüş için : “Rasûl’de yok olmak” tabir edilir.
Hak yolcusu salikte cezbe zuhur eder ise.. Rasûlullah'ın cesedini müşahede edemez; Muhammedi nuru görür. Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bu durumda, Muhammedi nur, Zat nurunda boğulur, o hali ile Muhammedi nur müşahede olunur. Eğer salik, bu halde, kendisini görür de arada konuşma olursa, bunun için: “Muhammedi nuru müşahede” tabir edilir. Yine bu surette, salike hakikî cezbe zuhur eder ise, salik, Muhammedi nurda yok olur; Hak tecellisi zuhur eder. O zaman da, konuşma şekilsiz olur. İşbu tecelli için de şu tabir kullanılır : “Muhammedi sıfat, Zat müşahedesi.”
Anlatılan müşahedelerin hepsi, ruhaniyet yolundan olur.
Anlatılan ruhanî müşahedeler, bazan melekût kapısında olur. Eğer orada, diğer müminlerin ruhları da bulunuyorsa, durum budur. Zira, cümle müminlerin ruhları oradadır.
Bazan da Muhammedi kapıda olur. Ama, müşahede edilen yerde nebilerin ve velilerin ruhları da bulunuyorlarsa, zira, nebilerin ve velîlerin ruhları da oradadır.
Bazan da bu müşahede hakikat kapısında olur. Ama, bu müşahede miraç durumunda olursa. Çünkü, bütün velîlerin miraçları oradadır. “Melekût kapısı” dedikleri, arşı ayakta tutan sütunundadır. Orası : “Arşı taşıyanlar” tabir edilen meleklerin makamlarıdır. Onlar, ilâhî hizmeti görmekle emir almışlardır. Bunun için oraya : Ceberut âlemi.. tabiri dahi kullanılır. Sözün kısası : Melekût kapısı ve ceberut alemi, tek makama verilen isimdir.
Muhammedi kapı, arşın ortasıdır. Cümle nebilerin ve velilerin ruhları. orada o makamda olur. Rasûlullah'ın meclisi de bu makamdadır. Cümle ehlullah, Rasûlullah'ı o makamda müşahede ederler. Anlatılan ruhanî müşahede ve Rasûlullah'ın cesedi de bu makamda müşahede ederler. Rasûlullah'ın ruhanî cesedinin müşahedesi de, bu makamda olur.
Hakikat kapısına gelince, bu, arşın üstündedir. Bunun için : Lâhut âlemi.. tabir edilir. Bu makamda, hiç bir şey yoktur. Cümle ehlullahın ruhani miraçları o makamdadır. Bazıları refref ile, bazıları da cezbe ile bu makama varıp Yüce Hak ile, şekilsiz konuşurlar, müşahede ederler. Bu durumda, İsra suresinin 1. âyetinde buyurulan : «Noksan sıfatlardan münezzehtir o Allah ki; kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar yürüttü, öyleki : Onun çevresini uğurlu bereketli kıldık..» mana sırrına göre, bu müşahede için : Ehlullahın (veli kulların) miracı, sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi.. ismi verilir.
Ancak, burada çok çok dikkat edilmesi gereken bir husus var; o da şudur : Olmaya ki, Yüce Mukaddes Hak, lahut âleminde sanıla ve Hakk’a mekân tesbit edile.. Böyle bir vehimden kesinlikle sakınmak gerekir. Çünkü, miraçtan murad, yüksek makama yükselip çıkmaktır.
«Allah-ü Taâlâ, bu gibi şeylerden yana tam bir yüceliğe sahiptir.» manası uyarınca, Allah-ü Taâlâ, mekân tutmaktan yana münezzehtir, özellikle bir yerde olmaktan, çıkmaktan, inmekten, düşüp kalkmaktan ve bunların benzeri tüm noksanlıklardan yana temizdir.
Anlatılan manalara daha açık olarak, Fussilet suresinin 54. âyetinde şu işaret vardır : «Dikkat edin, o her şeyi çepeçevre kuşatandır.»
Her şeyi kuşatanı, bir şey nasıl kuşatabilir!. Burada, şöyle bir soru sorulabilir :
— O halde, lâhut âlemine çıkılmasının sebebi nedir?.
Bunun için, İsra suresinin 1. âyetindeki şu mana ile cevap verebiliriz :
«Ona âyetlerimizden bir kısmını göstermek için.. Çünkü o, gerçekten duyan ve gerçekten görendir.»
Bu manaya göre, Vacib'ül-Vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Zat, pek keremli sevgilisine açık âyetlerini seyrettirmek için onu gece yürüttü ve miraç nasib eyledi. Ümmeti içinden onun gidişatında olan kullarına Efendimizin bereketi ile ruhaniyetten, Allah'ın bu türlü ihsanı gelir. Bu manayı, ciddiyetle anlamaya çalış.
4. BAB
Konusu : Nefis ile suitanî ruh; sülûkün başlangıcından,
sülûkün sonuna kadar ayrıntılara girilmeden iki fasılda açıklanır.
I. FASIL: Sülûkün başlangıcından, hayret makamına varıncaya kadar nefis ile sultanî ruhun her bir sıfatta olan halleri, sebeb-i hikmeti, illetleri kemal yönü ile kısa, fakat faydalı bir şekilde açıklanacak.
Kıymetlim, şu da bilinsin ki..
Hak yolcusu bir salik, mürşide inabe ettiği zaman, anasından yeni dünyaya gelen bir çocuk gibidir.
Henüz sülûkün başında olması sebebi ile; o salik yaşlı bir ihtiyar olsa dahi, kendisini mürşide teslim edip dost yüzünü görmeye talib olması sebebi ile dünyaya yeni gelen masum bir çocuk hükmündedir. Bu durumu ile, teslim olduğu zatın, manevî çocuğu olur. Bundan sonra, sülûk esnasında; masum çocuk nasıl büyürse, o da öyle büyür. Ama, onun büyümesi, masum çocuk gibi açıktan değildir; batındadır. Mürşidin himmeti ile, seyr ü sülûküne devam eder durur; bu durum, ehli olan kimselere göre bilinen bir şeydir.
Durumu anlatılan Hak yolcusu salik; sülûkünü tamamlayıp Fatihası okununcaya kadar, masum çocuk gibi sayılır, tarikatta kendisinin kusuruna bakılmaz, affedilir.
Bu salik; tecelli ihsan olunup sülûkünü tamam etttiği zaman, ehlullah derecesine yeni adım atmış olur. O zaman, o salik, tarikatta ergenlik çağına gelmiştir. Hakikatta ise, dünyaya yeni gelen masum çocuk gibidir. Bu durumunda, o kimseden tarikatta bir kusur görülse, sorumlu tutulur; hakikatta kendisinde bir kusur zuhur etse, sorumlu tutulmaz. Zira, hakikatta masum çocuk gibidir; velayet derecesine ilk adımını atmıştır. Bu vakitte salik, henüz ehlullah mertebesindedir ki, Allah'a yakın; Allah'ta yok olmak, Allah'ta var olmak sırlarına aşina olmuştur. Bu halinde o salik, emmare, levvame, mülhime nefis makamlarının birindedir. Bunun için de çocuk hükmünü taşır, hakikatta oluşan kusurundan ötürü sorumlu olmaz. Zira, levvame, mülhime nefis makamında iken, hayvanî ruh, sultanî ruha teslim olmamıştır. Her an, her nefes; sultanî ruh ile nefs mücahede ve muharebe ederler.
Bazan olur ki, sultanî ruh üstün gelir; salike de murakabesinde nur tecellisi, fiiller tecellisi, sıfatlar tecellisi gibi tecelliler ihsan olunur.
Bazan olur ki, nefs, sultanî ruha üstün gelir. Bu durumda da, anlatılan tecelliler zuhur etmedikten başka, o kimseden hakikat kusuru dahi zuhur eder. Ama bu çeşit kusurlar affedilir. Ama, bu halinde tarikat kusuru işler ise, yine sorumlu tutulur.
Hakikatta : Kusur.. tabir edilenler, tarikatta bir şey değildir. Keza tarikatta : Kusur.. tabir edilen, işler de, şeriatta bir sakıncası olmayan şeyler kabilindendir. Şu bir gerçektir ki : Şeriatta küçük sayılan günahlar, tarikatta büyük günahlar arasındadır. Tarikatta büyük sayılan günahlar ise, hakikatta küfürdür. Bu sebeple hakikatta haram işler, tarikatta mubah sayılır. O kimseden, bu türlü mubah bir şey zuhur etse, çocukluk halinde olduğu için, bağışlanır; sorumlu değildir.
Nefsleri levvame, mülhime makamında iken, tarikatı tamamlayıp ehlullah zümresine katılsalar dahi, kendilerinde velayete adım basmak yoktur. Zira, böyle bir şey, mutmainne nefsi makamına mahsustur. Açıkçası : Ehlullah, velayet derecesine adım basamaz; taa, onun nefsi, mutmainneye adım basıncaya kadar.. Buna göre, mutmainne makamına adım basmayan ehlullah, hakikat yüzünde çocuk sayılır. Şeriattan, tarikattan sorumludur; ama hakikatta masum sayılır. Bunun hikmeti odur ki : Kendisine velayete ayak basmak ihsan olunmadığı için, her ne kadar kusur vaki olsa dahi, cümlesi affolunur. Sebebi ise, nefsleri henüz mutmainne makamına varmadığı içindir. Zira, nefs, mutmainne makamına varmadıkça, sultanî ruha teslim olmaz.
Her an ve her saat; sultanî ruhla muharebe eder ki; sultanî ruhu aldatsın ve düşürsün. Bundan dolayı, ehlullah mutmainne makamına varmadıkça, kalbi mutmain olup ruhanî, safayı tam manası ile bulamaz. Bu yüzden çoğunlukla tereddüdden ve iç eğriliğinden kurtulamaz. Bu yüzdendir ki : Bir kimse, mutmainne makamını bulmadıkça, velayete adım basamaz. Zira : Velî.. demek, Cenab-ı Hak tarafından, kendisine : “İstediğini yapar oldun..” izni demektir. Daha açık bir şekilde, kendisine şu hitap gelir : “Benim aşık, sadık kullarınla seni velî tayin ettim. Sana gelen kullarımı, ihsan eylediğim tarikattan sülûk ettirip Zat’ıma ulaştır.”
Bu yüzden bakılınca, nübüvvet ile velayet birdir, hem mutmainneye adım atmak ciheti ile, hem de mana ciheti ile..
Ehlullahtan biri, velayete adını atmadıkça, kendisine : “Kâmil” denmez; çocuk sayılır. Sebebi ve hikmeti ise, nefs tarafının sultanî ruha ağır basmasıdır. İlleti ise, mülhime, levvame nefs makamında olduğu içindir.
Nefsleri mutmainne makamında olan zatlar, velayete adım attıkları için, istediklerini yapanlardan sayılırlar. Bunlarda, zerre kadar hakikatta kusur bulunur ise, amel defterine yazılır.
Üstteki manaya göre; mutmainne makamında bulunan bir kimse, raziye makamına ayak basmadan âhirete giderse, yazılan kusurlardan ötürü sorumlu olur. Bu da şöyle olur :
Kıyamet günü, Cenab-ı Hak, bunları mahşer halkının gözünden uzak bir yere çeker. Kendilerine, fililerinden zuhur eden durumları sorar. Meselâ, şöyle buyurur : “Falan vakit, sen şunu işlemedin mi?. Falan vakit, sen bunu işlemedin mi?.” Böylece, onların ettiklerinin hepsini bir bir sorar. Onlar da, o işleri doğrular ve : “-Evet ya Rabbi..” diye cevap verirler. O vakit de, Cenab-ı Hak cümlesini affeder; azap görmeden cennete girerler.
Sorulacak bu sorunun ayrıntıları, ikinci faslın üçüncü kısmında açıklanacaktır; burada kısadan anlatıldı.
Eğer mutmainne makamında vefat etmez de, raziyeye ayak basarlarsa, o vakit, onlara öyle bir hal ihsan olunur ki: Cenab-ı Hak tarafından gerek nefse keder verecek bir mücahede, gerekse ruha sefa verecek bir ilâhî ihsan olsun; onlara göre eşittir.
Kendilerine bir mihnet ve meşakkat, belâ çeşidinden bir şey gelecek olsa; kesin olarak bundan ötürü kedere düşmezler. Kendilerine, safa verecek bir ilâhî ihsan zuhur eylese, buna da kesin olarak sevinmezler. Safa ile keder .manevî katlarında bir olur.
O kadar ki, dünya cihetinden ve âhiret cihetinden hiç bir istekleri kalmamıştır; Allah'ın rızası yolunda ömürlerini tüketirler.
Anlatıldığı gibi, raziye makamına sahib olanların, geçmiş ve gelecek günahlarını tamamen affeder. Bu manayı, Fetih suresinin 1. ve 2. âyetinde alalım : «Biz sana, açık bir fetih yolu açtık. Bu, Allah, senin geçmiş gelecek günahlarını bağışlaması içindir.»
Bu âyet-i kerimedeki mana, raziye makamında bulunana hal olur. Ne var ki, sonradan olacak noksanları affetmez, amellerinin yazıldığı deftere yazar: Ancak : “Bu hal ile âhirete gidince, o sonraki noksanlardan sorulur mu?” Denirse, şu cevap verilir : “-Sorulmaz..”
Bunun hikmeti de şudur : Cenab-ı Hakk’ın her bir emrine, her bir şeye, gerek lütuf, gerek mücahede; cümlesine boyun eğmiştir. Her birini, şeker helva bilmiştir. Tamamen razı olarak kabul etmiştir.
İşte anlatılan durumdan dolayı, raziye nefs makamında olanların her ne kadar gelecekteki noksanları yazılmış olsa dahi, yine de bu yüzden sorguya çekilmezler. Bunun hikmetine gelince; Cenab-ı Hak'tan kendilerine her ne türlü şey gelmiş ise, cümlesini rıza ile kabul etmişler ve kesin olarak Cenab-ı Hak'tan incinmemişlerdir. Hemen hepsini de hoşnut olarak kabullenmişlerdir.
Anlatılan raziye makamından sonra, o kimseye marziye sıfatı ihsan olunur. Bu durumda, o kimseden Cenab-ı Hak razı olur; raziye makamında, kendisinin Cenab-ı Hak'tan razı olduğu gibi..
Cenab-ı Hak, o kulunun huylarından, hallerinden, işlerinden, cümle umumî ve özel durumlarından razı olur. Gelecekteki günahlarını affeder. Böylece, o kimse, geçmiş ve gelecek günahlardan yana bağışlanmış olur. Fetih suresinin 2. âyetinde duyurulan «Bu, Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlaması içindir.» Manası gereğince, kendisine, masumiyet hil'atı ihsan olunur. Buna göre, marziye nefis makamına sahib olan zatlar geçmiş ve gelecek günahlardan sorumlu değillerdir. Zira, böyle olan zatlar, her an ve her nefes, Allah'ın huzurunda, Zat tecellisine tecelligâh olmuşlardır. Her nefeste, Cenab-ı Hakk’ın Yüce zatını müşahede edip konuşurlar. Yaptıkları hemen her işte, Cenab-ı Hak'tan izin almadıkça, o işe mübaşeret etmezler. Kardeşleri arasındaki kelimelerini dahi, bir şekil vermeden izinsiz konuşmazlar. Bundan dolayıdır ki: Cenab-ı Hak, her an ve her nefeste onlardan razıdır. Kendilerine masumiyet giysisini giydirmiştir. Onlar da mal, çoluk çocuk, vücud ve bunların benzeri şeylerden tamamen geçtikten başka, öbür âlemde cennette olacak ilâhî ihsanı dahi düşünmezler. Her an ve her nefes, Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözlerler. Kendilerinde zuhur eden cümle yararlı işleri Cenab-ı Hakk’ın ihsanında yok edip eli boş, avucu açık, aciz naçiz, çaresiz olarak her an ve her nefes, Allah korkusu ile : “Güvencemiz sensin ya Rabbi, el-aman..” diye çağırırlar.
Bu anlatılandan daha ilerisi, safiye nefs makamıdır. Safiye nefs makamında olan zatların makamı ise, hayret makamıdır. Bunların hallerini sözle tarif etmek mümkün değildir. Müşahedeleri ise, ruhanî miraçtır. Halleri, her an ve her nefes; Zat tecellisinde, Allah'ın Zat’ına dalanlardan olmaktır. Artık, kendi benliklerinden yana bir eser kalmamıştır.
Makamları, hayret makamı olduğundan, kendilerinin yüksek olduklarını bilirler.
Ancak, Hakk’ı müşahedeleri; raziye ve marziye makamı sahipleri gibidir.
Safiye makamı sahipleri, Yüce Zat’ta dalıp gittiklerinden; beşerî sıfat, kendilerinden alınmıştır. Enfal suresinin, 17. âyetinde duyurulan : «Attığın zaman, sen atmadın; ancak Allah attı..» Manasının gerçekleştiği yer olmuşlardır. Onların bu halde huyları : «Allah'ın ahlaki ile ahlak sahibi olunuz; Allah'ın sıfatlarına bürününüz.»
Cümlesindeki sırra göre, Allah'ın huylarıdır. Kendilerinden zuhur eden emirler ve yasaklar, her ne olursa olsun, cümlesi kader sırrına göredir.
Hayrette oldukları için, kendilerini cümleden aşaği görürler. Cenab-ı Hak'tan izin almadan, bir çöpe dahi yapışmazlar.
Bu işin hikmet yanına gelince, kemal ehli olduklarındandır ki : Her bir şeyin künhüne ve hakikatına vâkıf iken, yine ilâhî emri gözetirler. Kendilerine : “-Şunu şöyle yap..” diye bir ilâhî emir zuhur etmedikçe, bir çöpü dahi hareket ettirmezler.
Açıkçası; bu safiye nefis makamında olan zatların huyları, işleri, cümle halleri: Şekilsiz olarak, Cenab-ı Hakk’ın Yüce Zat'ında olur. İnsan suresinin 30. âyetinde buyurulan : «Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz.» Sırrına mazhar oldukları için cümle halleri hakikata bir zuhur yeridir. Bunun için Hakk’ın harekete geçirmesi ile hareket eder, sakin tutması ile de sakin olurlar.
Bu fasılda sözün özü şudur : Dış yüzleri halk iledirler; iç yüzleri ise, Hakk ile.
***
NEFSİN MAKAMLARI
II. FASIL: Emmare nefis makamından, safiye nefis makamına kadar; nefis ile sultanî ruhun asılları, mertebe cihetleri, tecellileri yedi kısım olarak açıklanacak..
EMMARE NEFİS
1. KISIM : Emmare nefsi açıklar..
Kıymetlim, bilinmiş olsun ki..
Nefsin mertebeleri arasında ilk başı emmare çeker. Emmare nefse sahib olanlar hayvan gibidirler; belki de daha zorludurlar. Zira, O kimsenin sultanî ruhu, emmare nefsin esiridir. Bu halde kaldıkları için de, pek çoğu, son nefesini imansız verir; sonsuzlara kadar cehennemde kalırlar. Bazıları da, son nefesini imanla verir; ama ettiklerinden ötürü, cezaya ve azaba lâyık ve müstahak olurlar.
HAYVANİ RUH — SULTANİ RUH
İşbu emmare nefis; cümle kâfir, münafık, fasık olanların nefisleridir ki, ona : Hayvanî ruh.. Adı verilir.
Anlatılan kimselerin hayvanî ruhları; sultanî ruhlarını, bütün bütün esir etmiştir. Onun için çokları, son nefeslerini imansız verir. Böyle bir şeyden Yüce Allah'a sığınırız.
CELAL - CEMAL
Üstte anlatılandan bilinmiş oldu ki: Âdemoğlunda iki ruh vardır. Onların birine : Hayvani ruh..Tabir edilir ki; bu Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatının tecellisidir. Diğerine de: Sultanî ruh..
Adı verilir ki; bu da, Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatının tecellisidir. Beden ülkesinde, bu iki padişahın birer veziri, birer de şeyh'ül-islâmları vardır. Bu vücud ülkesinde, yönetimlerini onlarla yaparlar.
AKL-I MAAŞ - AKL-I MEAD
Hayvani ruhun veziri, dünya işine bakan akl-ı meaştır. Herhangi bir durumda baş vuracağı yer ise, şeytandır. Danışma meclisini bunlarla kurar ve işini bunlara danışır.
Sultanî ruhun veziri ise, âhiret işini düşünen akl-ı meaddır. Şeyh'ül-islâmı ise, melektir. Danışma meclisini bunlarla kurar ve yapacağı işi bunlara danışır.
Hayvani ruhun zevki yiyip içmek, giyinip kuşanmaktır. Zahirde insana her ne kadar lezzet verecek şey varsa, onların cümlesinden safa ve kuvvet bulur; sultanî ruhu alt eder.
Sultanî ruhun zevki ise; zikir, tefekkür, ibadet, ilâhî emirlere itaat edip onları yerine getirmek, ilâhî yasaklardan da kaçmaktır. Batında insana ve ruha lezzet veren ruhanî safaya dayanır ve ilâhî emirlere boyun eğer; bu şekilde hayvanî ruha üstün gelir. Sözün özü odur ki : Sultanî ruhun, hayvanî ruha üstün gelmesi, ilâhî emirleri yürütmekle olur.
İşte üstte anlatıldığı gibi, hayvanî ruh ve sultanî ruh; bu vücud ülkesinde hükûmet tahtına kurulurlar. Birinin sıfatı, diğerine ters düşer. Biri, diğerine, bütün bütün zıddır. Bunun için de, daima muharebe ve mücadele ederler.
Hayvani ruhun aslı, kendi emmare sıfatıdır. Buna : Nefs.. İsmi verilir.
İşbu sıfat, Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatının zuhur yeridir. Daima, Cenab-ı Hakk’ın rızasına ters düşen şeylerden lezzet alır ve kuv vet bulur.
Sultanî ruhun aslı, safiye sıfatıdır. Buna : İnsan sıfatı.. Adı verilir. Bu sıfat da Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatının zuhur yeridir. D