RİSALE - İ   PENDİYYE

 

 

 

İçindekiler

 

Başlarken

1.  Bölüm: Nakşbendî Tarikatında Şart

2.. Bölüm: Doğru Yol-İnsanlık-Dervişlik

3.  Bölüm: Şemseddin Nurî Tarikatı

4.  Bölüm: Tavsiyeler

 

BAŞLARKEN

 

Rahman Rahim Allah'ın adı ile…

Allah'a hamd olsun; müminlere doğru yolu armağan edendir.

Salât ve selâm, Allah'ın Rasûlu Muhammed'e olsun; keza tüm âline de..

Sonra..

Bu tarikat-ı aliyyeye girmek isteyen din kardeşlerine, başta gereken odur ki : öncelikle kendilerini, her emri açık olan şeriata uygun hale getireler.

Bundan sonra, bir mürşidin elini tutup : “Bu zat, beni Allah'a ulaştırır.” diye itikad edip onun hakkında iyi düşünerek, o değerli zatın dedik­lerine göre amel etmek şarttır. Böyle edilmesi gerekir ki; şeriata aykırı bir ilahî imtihana çekilmeye..

 

Bir kimse, bu yola ilk girdiği zaman; uygulayacağı usul şöyle olma­lıdır :

Yirmi dört saatte bir kere, hangi vakit kendisine kolay gelir ise.. o vakitte kimsenin olmadığı tenha bir yerde abdest alıp çekilmelidir. Seccadesinin üzerine kıbleyi dönüp oturmalıdır. Tam bir huzur, huşu içinde, tezellül hali ile diz çökmelidir.

Gözlerini yummalı; ellerini de dizlerinin üzerine koymalıdır.

Kendisini, Yüce Allah'ın huzurunda bilerek, şöyle demeli :Ben Allah'ı görmüyorum; ama Allah beni görüyor.” Tam bir huzur, mahviyet içinde boynunu büker. Kalben tam bir dik­kat kesilerek, gönlünü Yüce Hak'tan ayırmaz. Korku ve ümid arası bir hal içinde baştan ayağa tüyleri ürpermelidir.

Anlatılan, hal içinde, üç kere İhlâs-ı şerif (112. sure) bir kere de Fatiha-i şerifeyi okuyup ellerini açar.

Bu okuduklarından hâsıl olan sevabı; kâinatın efendisi yaratılmış­ların önde geleni on sekiz bin âlemin şerefi âhir zaman peygamberi Pey­gamber Muhammed Mustafa Efendimizin -Allah O’na salât ve selâm eylesin- uğurlu kabrine, bütün nebilerin ve resullerin pâk ruhlarına, ashap, kutuplar, tüm evliya, tüm ehlullah, tüm kadın ve erkek müminlerin ruh­larına hediye eder.

Bundan sonra ellerini yüzüne sürer. Namazdaki edep usulüne göre; el­lerini dizlerinin üzerine koyar. “Dünya ve içindekiler fanidir.” deyip kalbini, dünyaya meyletmekten keser.

Kendisini de gözünün önüne şöyle getirir : Hasta olmuş bir döşek içinde yatıyor. Kendisi son derece takattan düşmüştür. Âdeta ölüm haline yaklaşmıştır. Bu hal içinde, kendisine Al­lah'tan başka yardım edecek kimse de yoktur; ne dostu kalmış, ne de ah­babı.. Hemen her şeyi Allah olduğunu, bu şekilde düşünür. O zamana kadar da, ömrünü gafletle geçirip Yüce Hak'tan gafil oldu­ğuna gereği gibi pişman olur şöyle yakarır :Aman ya Rabbi, sana sığınırım. Beni affet, beni bağışla. Bana iman selâmeti nasib eyle.” böyle dedikten sonra, çokça ağlamalı ve tevbeye gelip istiğfar etmeli; sonra :Allah'ın rahmetine hiç bir şey engel olmaz. Ancak, Allah'ın rah­metinin gelmesine İblis Şeytan engel olur. Onun şerrinden Yüce Hakk’a sığınırım.” demelidir. Sonra da, kendisini Yüce Hakk’ın rahmet denizine bırakır.

 

Yüce Hak'tan başka her şeyin yalan ve fani olduğuna, ancak Yüce Hakk’ın baki olduğuna yakin halinde inanmıştır. Bunun için de, Yüce Al­lah'ın zatından başka her şeyi kalbinden çıkarmalı, onlardan yüz çevir­melidir. Bundan sonra, tamamen, Yüce Hakk’a teveccüh eder.

Cesetle ruhun bağlarını kesmek sureti ile, vücudunu Yüce Hakk’ın varlığında yok ve fani eder. Candan ve gönülden, daha da içeriden :Allah, Allah...” diyerek, kendi isteği ve arzusu ile canını teslim eder. Bu hal içinde, Âl-i İmran suresinin 185. âyetinde buyurulan : «Her can, ölümü tadacaktır.» mana kendisine açık olur. Kendisi hakkında, Bakara suresinin, 156. âyetinde duyurulan : «Biz Allah içiniz; Allah'a döneceğiz.» duasını kendisi için okuduklarını, gözlerini yumup çenesini bağladık­larını, soyundurup döşeğe yatırdıklarını, sonra kabre götürüp koyduk­larını, bu arada, mürşidinin dahi başı ucunda olduğunu, sorgu melekleri­nin ayak tarafından geldiklerini, üzerine tahtaların sıralanıp toprak atıl­dığını, Kur'an okunduğunu, duâ edildiğini bir bir düşünmelidir. Cemaat dağıldıktan sonra da, imamefendinin telkini sırasında meleklerin kendisini sorguya çektiklerini, mürşidinin yardımı ile onların sorularına ra­hatlıkla cevap verdiğini bir-bir aklına getirip düşünmelidir. Sanki, bütün bu işler, o anda olmuş gibi zihninde canlandırıp gözlerinin önüne getir­melidir. Bu duruma çalışa çalışa, hemen her şeyi gözü ile görmüş gibi olur. zuhur eder : «Ölmeden evvel ölünüz.» sırrına mazhar olur. Bu mana için, şu tabiri de kullanırlar :Ölümü hatırlamak..” Şöyle dedikleri dahi vardır :İhtiyarî ölüm..”

Bundan sonra, mürşidi olan zat, o Hak yolcusu saliki, elinden tutar kaldırır; doğruca Rasûlullah'ın huzuruna götürür. Rasûlullah'ın ruhaniyetine gelince, Hacc’a gidenler, Rasûlullah Efendimizin mübarek kabrini; Rasûlullah'ın mihrabının sağ tarafında olduğu­nu bilirler ve ona göre hayallerinde canlandırırlar. Hacc’a gitmeyenler ise, bir cami düşünerek zihinlerinde şöyle canlandırırlar : Rasûlullah Efendimiz, o cami mihrabının sağ tarafında, mücevherat işlenmiş bir kürsü üze­rindedir. Kendisinin yüzü, bu mübarek kürsüye, Rasûlullah Efendimizin yüzüne doğru dönmüştür. Rasûlullah Efendimiz, bu kürsü üzerinde arkası kıbleye dönük olarak oturmaktadır; ama bir örtü içinde.. Rasûlullah'ı zih­ninde böyle bulup canlandırır; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bütün nebiler ve resuller, ashab-ı kiramın tamamı, bütün pirler, bütün kutuplar bütün ârif-i billah olanlar, evliya efendilerimiz ruhâniyetleri ile hep oradadır; o değerli mecliste bulunuyorlar. Bütün bu büyükler, orada hazırdır; sırf nur olan Rasûlullah Efendimizin huzurunda tam tazimli, son derece edepli olarak her biri kendi yerine göre saf halinde sıra sıra oturmuşlar.

 

İşte, Hak yolcusu salik, bütün bunları zihninde canlandırır; görür.

Bu arada, mürşidin oturma durumu ise, şöyledir : Sağ tarafı kıble tarafına gelmiş; arkası minbere dönük. Yüzü dahi, Rasûlullah Efendimizin hücresine doğru.. Bu hali ile, anlatılan mücevher süslü kürsünün önündedir; hatta onunla bitişmiş gibidir. Elinden tutup götürdüğü saliki dahi, karşısına oturtmuştur. Kürsü salikin sol tarafında kalır. Minber dahi, o salikin karşısındadır. Rasûlullah Efendimizin hücresi dahi, arka tarafına düşer.

Bu haller içinde, salik, kendi kalbini bir havuz gibi farz eder; mürşi­din kalb çeşmesinin altına bırakır.

Bu arada, Rasûlullah Efendimizin mübarek kalbinden, beyaz bir nur şeklinde, mürşidin kalbine su yolundan akar gibi, ilâhî feyizler akmakta­dır. Mürşidin kalbinden dahi, karşısında oturan salikin kalbine akıp dur­maktadır. Salik dahi, kendi kalbine akan feyze gözünü dikip bakar. Aklı. başından gittikçe yine aklını başına toplayıp o gelen feyze bakar.

Anlatılan hali, yirmi dakika veya yarım saat kadar sürdürür. Rasûlullah Efendimiz dahi, onların başları üstünde, kürsünün üzerinden tam bir dikkatle bu mürşide ve salike bakar; iltifat eder.

Yarım saat sonra, o Hak yolcusu salikin kalbine bakan ve akan mus­luk çevrilir. O zaman, mürşid dahi, yüzünü kıble tarafına çevirir. Sonra da, salik yüzünü kalben kıble tarafına çevirir.

Şimdiki durumda kürsü mürşidin sol tarafındadır; salikin de sağ tarafına geldi.

Anlatılan hal içinde Hak yolcusu salik, bütün gafletle geçirdiği du­rumlarına pişman olur; yüz kere istiğfar eder :Aman ya Rasûlullah, senden yardım diliyorum. Şunun için ki : Pâk şeriatını yerine getireyim. Muhammedi gidişatına uyayım, şartları yerine getirmekte kusurlu olmayayım.” diyerek, yüz kere dahi salâvat-ı şerife okur.

Sonra, kalbini yuvarlak bir ayna şeklinde farz etmelidir. Onun üze­rine de, nurdan bir yazı ile Allah lafza-i celâlini yazılmış bulmalıdır. O Allah lafzına kalb gözü ile bakıp :Ben ve tüm eşya, bu ismin müsemmasının kudret elinde ve korumasındadır. O, öyle bir Zat ki, asla onun bir benzeri yoktur.” diyerek, o benzeri olmayan Yüce Zat'ı düşünmeli ve dilini damağına yapıştırmalıdır. Bütün organları ile kalbe dönmeli, kalbi ile de yüz kere :Allah, Allah..” demelidir. Kalbe bir yersiz hatıra geldiği zaman :Aman ya Rabbi, sana sığınırım..” diyerek, inleye-inleye üç kere istiğfar eder. Yine öyle yersiz bir ha­tıra gelir ise, üç kere :Allahım, tüm gayem sensin; isteğini rızandır.”  demelidir. Yine gelir ise, üç kere : “Ya Fa’al…” -Ey yapan eden- deyip aklına gelen yersiz hatıraları atmaya çalışmalıdır.

Diğer latifelerde dahi, ayrıntıları ile anlatıldığı biçimde, yüz kere, celâl ismini (Allah) okur.

Bundan sonra, kelime-i tevhidi, nefesini tutarak, her tek sayıda nefes alarak, nefy ve isbat eder.

Bundan sonra, yirmi dakika kadar, yahut yarım saat kadar; kendi­sini yoktan var edenin nasıl var ettiğini, bir damla suyu nasıl bu hale ge­tirdiğini, insan şekline koyduğunu, kendi varlığını ve varlığında olan ilâhî gücü ve sanatını, nereden gelip nereye gittiğini, bu icaddan meydana ge­len varlık, yine bu varlıkla var olduğuna yine bu varlık delil olduğunu dü­şünmelidir. (Yani : Bir fabrikanın fabrika olduğuna; bizzat kendisinin fabrika yaptığı ve yaptığı fabrikanın imalâtı delil olmuştur.)

Anlatılan delile, delâlet ettiği zatı düşünmek gerek. Şöyle ki :

Varlıkla birlikte, bütün eşyayı fena rüzgârına verip çıkmalıdır. Böy­le olunca, kalanın sadece Allah olduğu, hakkal-yakin olarak ortaya çıkar.

Bundan sonra da, sülük ikmal edilmiş olur. Yani : Anlatılan hale gel­dikten sonra.. Buraya kadar olan kısma :Sülûkun başlangıcı..” derler.

 

Sülûku ikmal ettikten sonra da, Hak yolcusu salik, dersini okuyacağı zaman, artık önceki gibi, ölümü düşünmesi gerekmez. Zaten üç İhlâs bir Fatiha okuduktan sonra, doğruca, Rasûlullah Efendimizin pâk kabrine gider. Mürşidini dahî orada, Rasûlullah'ın mihrabı ile minber arasındaki mücevher süslü kürsünün minber tarafında bulunan köşesinin önünde, yine arkası minber tarafına gelmiş, yüzü hücre-i saadete doğru ve ayakta olduğu halde bulur.

İşte o zaman, Mürşid, o salikin elinden tutup oturtur.

Bu şekilde, anlatıldığı gibi, yarım saat kadar feyz alır.

Bundan sonra, yüzünü yukarıda anlatıldığı gibi kıbleye kalben çevi­rir; yüz kere istiğfar, yüz kere salâvat, yüz kere kelime-i tevhid, yüz kere ism-i celâl okur.

Yarım saat kadar da murakabe eder.

Bu tertip sülûku ikmal eden salike göredir ki o, sülûku ikmal ettikten sonra, önce ism-i celâl okur; sonra da nefy ve isbat..

Sülûku ikmal dersi yapacak kimse; önce kendisi işitebileceği bir sesle, yüz kere kelime-i tevhid okur. Sonra da letaif-i küll üzere dilini dama­ğına yapıştırıp baştan aşağı bütün organları ile yüz kere ism-i celâl okur.

İstiğfarla salâvat-ı şerifenin okunuş zamanı ve sırası ikisinde de ay­nıdır.

Dersleri bitirip seccadeden kalkacağı zaman; eğer teveccühle rabıta edecek ise, o şekilde bir rabıta ile kalkar. Yirmidört saat içinde, bir saat dahi, rabıtadan uzak kalmaz.

Üstte anlatılan durum, geneldedir. Ama özel olarak, Hak yolcusu salikin canı isterse üç saat teveccüh, onbin istiğfar, onbin salâvat, yüzbin ism-i celâl, yüzbin kelime-i tevhid, beş saat murakabe olabilir. Onun için destur vardır.

Fakat, tarikat-ı aliyyenin şartlarını yerine getirmekte ihmalkâr ol­mamalıdır. Onları yerine getirmek için çalışıp gayret etmelidir.

Bu tarikat-ı aliyyeye girmekten ve mürşide inabe etmekten gaye, huyları güzelleştirmektir.

Teveccüh, rabıta, murakabeden murad ise, bir an olsa dahi, Cenab-ı Hak'tan gafil olmamaktır.

 

Bir şiir :

Dört terk var, ariflerin başındadır taç;

Dünya, ukba, varlık, terk-i terk, gözün aç..

 

Bu şiirde anlatılan manaya göre; Tarikat- Nakşbendiyyeyi dört kıs­ma ayırmışlardır.

Şöyle ki :

a)    Huyları güzelleştirmek.

b)     Teveccüh.

c)     Rabıta.

d)     Murakabe.

Bundan sonra gelecek ilk bölümde bu dört şey üzerinde durup onun için gerekli açıklamalar yapılacaktır.

 

 

I . BÖLÜM

 

 

Konusu : Nakşibendî tarikatında usul  olan dört şart.. Bunlar, dört kısımda anlatılacaktır.

 

 

1. KISIM : Huyları güzelleştirmek..

 

Huyları güzelleştirmek; merhamet ve şefkat duygularını geliştirme­ye sebeb olacaktır. Bundan dolayıdır ki : «Allah'ın güzel huylarına sahib olunuz.» emri verilmiştir. Bunun için, tarikat-ı aliyyeye bağlanan kimse; ilâhî emirlerin yerine getirilmesinde ciddî, mahabbetli, ilâhî yasaklardan kaçın­makta ise, tam bir çekingenliğe sahip, nefsini dahi mevcud canların hep­sinden aşağı gören, makamım dahi ayakkabıların konmasına yarayan yer bulan olmalıdır. Bu arada, yaptığı iyi işlerden hiç birini gözünde ve gön­lünde büyütmemelidir. Halkın övmesi ve yermesi, dünyanın varlığı ve yok­luğu eşit tutulmalıdır. Hemen her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilerek sözde ve kalbde razı ve müteşekkir olmalıdır. Hemen her halde, şeyhine teslim ola­rak, işlerini ona bırakmalıdır.

Kader icabı birinden bir zulüm görür ise, bir iftiracının iftirasına uğ­rar ise, ona karşı saygıya bürünmeli ve beddua etmemelidir. Bu arada, o kimsenin ahlâk çantasına yerleşen ve dolan zulüm ve azgınlıklarının tez zamanda dışa vurmaması için duâ etmelidir.

Böylelikle o kimse, o dü­şük huylardan kurtulur; hiç kimse de ondan zulüm görmemiş olur. Ol­mazsa, o kimse kötü işleri sebebi ile dünyadan kısa zamanda gider, izi kalmaz.

İşte anlatılan manada, hemen her şeyi hoş görür; geçmişteki şeyler için gam çekmez, gelecekteki şeyler için de hırsa kapılmaz. Böylelikle de hemen her hale razı olur.

Anlatılan güzel sıfatları kendisine hal edinir ise, kısa zamanda kötü sıfatları iyiye dönüşür. Raziye makamına da ulaşır; Yüce Hakk’ın davetine lâyık olur.

 

***

 

2. KISIM: Teveccüh

 

Teveccüh hakkında, ulemadan bazıları çeşitli sözler etmişlerdir; ama onların söyledikleri, işin aslına ve hakikatına vâkıf olamamalarından ile­ri gelir. Tarikat pirlerinin de vefatlarında şekil ve şemailleri bir hikmet icabı yazılmamıştır. Bu yüzden de meçhule teveccüh etmek, hatadan salim değildir. Bu yüzden her mürid, intisab ettiği değerli şeyhi görerek intisab etmiş ise, onu dış gözü ile de görmüş ise, onun şekil ve suretini hayaline getirir. Gördüğü şekli ile mütalaa etmeye dikkat eder. Onun bereketlerinin fazileti ile, Allah'ın zatından başka şeyleri kalbinden ve hatırından çıkarır. Hemen her şeyden arınmış, pâk, saf kalmasına da her mürid gayret et­melidir.                                                                                         

Hazret-i Peygamber'in sakal-ı şerifinin özel bir çekmeceye konması, altından veya gümüşten yapılan bir kutuya yerleştirilmesi, bu kutunun içinde dahi, kristal bir şişe içine konması, belli vakitlerde dahi tazimlerle-tekrımlerle ziyaret edilmesi; mutlaka Hazret-i Peygamber'e tazim Cenab-ı Resul'e tekrim Yüce Allah'a tazim ve tebcil sayılır ise, ki bu böyledir; hiç şek ve şüphe de yoktur.

Anlatılan durum nasıl böyle ise, safiye makamına varan, hatta onu da geçen mürşid şeyhin zahirî vücudu dahi çekmece, kutu, örtüler onun kal­bidir ki; billur gibi işlemeli bir kristal hükmündedir. Onun ruhu dahi, Hicr suresinin 29. âyetinde buyurulan : «Ona ruhumdan üfledim.» manasındaki üflemeden hâsıl olmuş, mücerred bir cevherdir. Bunun için ona tazim etmek, Yüce Allah'ın zatına tazim ve tekrimdir. Bu yüzden de, tüm yabancı hatıraların kalbden çıkması gerekir. Tam teveccüh de böyle olabilir.

 

***

 

3. KISIM: Rabıta.

 

Rabıta olmadan ibadetlerin, virdlerin, zikirlerin tadı bulunamaz. Bu­nun için de, anlatılacak hadis-i şerifler ve âyet-i kerimeler gelmiştir.

Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurdu : «İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görür.»

Allah-ü Taâlâ, Kaf suresinin 16. âyetinde şöyle buyurdu : «Biz ona, şahdamarından daha yakınız.» Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 126. âyetinde şöyle buyurdu : «Allah, her şeyi kuşatmıştır.»

Allah-ü Taâlâ, Bakara suresinin 256. âyetinde şöyle buyurdu : «Allah, tam manası ile işiten, bilendir.»

Bütün bu manaları hatırlayıp mütalaa ettikten sonra : “Ben Allah'ı görmüyorum ama, o beni görür ve her hali bilir; ci­hanı sarmıştır.” diyerek, bir ay kadar bu türlü tefekkürden uzak olmamalı.

Bir kimse, üstteki manayı kendisine hal eder ise, bu edindiği.halin adına : “Rabıta” adı verilir. İlmel-yakin bu yoldan hâsıl olur; ibadetin zevki de bulu­nur. Nefs ve şeytanın da, hilesinden, fesadından uzak kalır.

Cenab-ı Hak, bu rabıta sahibinin basiret gözünden beşeriyet perde­sini kaldırıp izale eder; aynel-yakin derecesine de ulaştırır.

İşbu kimse, gide gide, hakkal-yakin rütbesine ulaşır.

 

**

 

4. KISIM: Murakabe

 

Rasûlullah Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur : «Vücudun öyle bir günahtır ki; hiç bir günah onunla kıyaslanamaz.»

Bu manâ uyarınca, bir dervişe, kendi benliğinden büyük bir günah yoktur.

Bu vücudla, Yüce Allah'ın zatından başka şeyleri hatırdan gönül­den çıkarmaya; onun bütün eşyayı kuşattığını görüp düşünmeye : “Murakabe” denir. Şöyle ki :

İnsan, kendi vücudunu bir şişeye benzetecek. Öncelikle bu şişeyi taşa çalıp kıracak. Onu kırıp mahvettikten sonra, bu dünya ve içindekileri, ona delâlet eden şeyleri dahi fena rüzgârına verip tozunu savuracaktır. Bun­dan sonra, ne kendinden ne de bu iş âleminden yana gönlünde bir şey bı­rakacak; hemen baki kalan tek Allah olacaktır.. İşbu gönülden tefekkürü hal etmeye : “Murakabe” denir.

“Başarı ihsan eden Allah'tır; mana yolunda en güzel arkadaştır.”

Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, o çocuğun gönlünde iki taht bu­lunur. Birinde sultanî ruh, diğerinde ise, hayvanî ruh bulunur. O çocuk, yükümlülük çağına gelinceye kadar sultanî ruhla hayvanî ruh eşit du­rumdadırlar.

Mükellef çağa geldiği zaman, o kimse ilâhî emirleri tutar, ilâhî yasak­lardan kaçar durumda olmaz; nefsanî nazların peşine düşüp cüz'î iradesi­ni kötülükler tarafına sarf eder; nefsanî arzular tarafına istekle eğilir ise, işte o zaman hayvanî ruh, sultanî ruhu alt eder. Sultanî ruhu ken­di tahtından indirir; kendi istekleri altında tutar.

Hayvanî ruhun hükmü altında yenik düşen bir kimse; hangi hâlde olursa olsun, yirmi dört saatin yirmi dördünde dahi hayvanlık sıfatında, kötü huylarda, çeşitli masiyet işlerinde meşgul olup durur. Yüce Hakk’a taat ve ibadetten yana tamamen gafil bulunur.

Anlatılan halde bulunan kimsenin nefsinin adı şudur : “Kötülükle emir ve hareket eden nefs” (Emmare-i bi-ssu)

Nefsin bu sıfatı, celâl tarafından gelir. Bundaki bir hikmet odur ki : Altın-gümüş nasıl ateşle tasfiye edilir ise, cemal dahi, celâl ile tasfiye edilmeye muhtaçtır.

Rivayetlerde şöyle anlatılmıştır : “Allah-ü Taâlâ, nefse şöyle sormuştur : —  Sen kimsin, ben kimim? Nefs de şöyle demiştir : —  Sen sensin, ben de benim.”

Bunun üzerine ona açlık cehenneminde işkence etti. Ama, buradaki açlık, bilinen bayağı açlık değildir; onun kötü ihtiyacını vermemektir. Zi­ra, onun ıslah edilmesi ancak böyle olur. Yoksa bayağı bilinen açlıkla ne­fis ölmez.                   

Nefsin hali, dünya sevgisi ve baş olma sevdasıdır. Böyle bir davayı da Firavun ederdi.

Nefsin aczi yemek, içmek, büyük-küçük abdestlere çıkmak, çiftleşmek, mesken ve bunların benzeri ihtiyaçlarını yerine getirmemekle olmaz. Bun­ları yapmayan kimse, belki sadece kendini zor durumda bırakır.

«Her kim nefsini bilirse, gerçekten Rabbını bilen o olur.» Hadis-i şerifinde buyurulan marifet nefsin aczini bilme makamında bir aciz hali değildir. Asıl nefsi aciz hale getirip öyle bilmek, Hakk’ın ina­yeti ve tevhid nuru ile elde edilir.

İşbu nefsin aczi, anlatılan manada bir şeydir; vicdanda duyulan bir zevktir. İki kaburga kemiğinin veya iki kürek arasındaki bir keyfiyettir.

Bir Hak yolcusu salike, yirmidört saat içinde dört saat pişmanlık gelir, ibadet taatta bulunur ise, işte o zaman sultanî ruh, hayvanî ruhu tahtından aşağı atar. Sultanî ruhun aldığı bu halle, nefsin kötülüğü, yani : Emmare sıfatı, levvame ile değişir. Nefsin bu yeni aldığı hale artık : “Levvame” denir.

Levvame nefis sahipleri ne kadar âbid, zahid olurlarsa, levvame, mülhimeye doğru o kadar yükselir; iniş hali, yine levvameyedir. Hayvanî ruh, bundan sonra askerini alır, vücud ülkesinden dışarı çıkar. Ama, dışarıda bir saldırıda bulunur; sultanî ruhu, yine tahtından aşağı alır. Bu mana­dan ötürü, levvame ile emmare arasında bulunan kimsede korku çok olur.

Zahirde, üstteki duruma misal olarak kedi ile, farenin durumunu an­latmak yeterlidir.

Sanki fare gibi, kedinin ağzından kurtulmuş, kaçacak bir yer de ol­madığından, deliğe girmiştir. Sanki, kedi kapının ağzında bekliyor; pen­çesini atsa, kendisini yakalayacak; delikten çıkaracak. İşte böylece de­likte sıkışıp kalan kimse : “-Eğer bir daha kedinin ağzına girersem, beni helak eder.” diyerek nasıl korku duyarsa, emmare hali ile levvame hali arasında bulunan kimse dahi, öyle korkar.

Kısacası; emmare ile levvame hali arasında bulunan kimsenin hali, aynen kedinin önünde ve pençesinin altında bulunan, ağzında yere ve yer­den ağzına dahi girip çıkmaya takati olmayan sersem fare gibidir.

Anlatılan levvame halinde olan kimse, azıcık gaflette bulunup ve or­ganlarından birini şeriat dairesinden çıkardığı anda, hayvanî ruhun üs­tünlük pençesine geçer. O yoldan bir fırsatını bulup sultanî ruhu, tah­tından aşağı alır; aldığı anda da, nefs, levvameden emmareye iner. O za­man da, kalb, eski safiyetini bulamaz. Salikte, bu yüzden bir iç bunalımı baş gösterir. Kalbde bir yanma başlar ki, tarifi mümkün değildir.

Ne var ki, anlatılan durum, Hak yolcusu salik için, Yüce Hak'tan bir inayettir.

Zira, anlatılan halle durum bilinir; o hale düşen kimsede bunu anlar ve tevbe-istiğfar ederek, aman dileme kapısına düşer. Çalışır çabalar, ağ­lar inler. Hâsılı, her ne yapar yapar Allah'ın yardımı ile yükselme yolunu bulur. Böyle olunca da, yine sultanî ruh, hayvanî ruha üstün gelir. Nefis de, önceki halini bulur, açılır.

Eğer Hak yolcusu salikte, anlatılan ateşle iç bunalımı zuhur etmemiş olsaydı; salik hayvanî ruhun üstün geldiğini, nefsin tamamen emmareye düştüğünü, sultanî ruhun alt olduğunu, inişe geçtiğini bilemezdi. Kusuru­nun affı ile, terakkisinin sebebine teşebbüs edemezdi. Güven duygusuna kapılır; Yüce Hakk’ın mekrinden emin olurdu. A'raf suresinin 99. âyetinde duyurulan : «Allah'ın mekrinden, ancak varını yitirenler emin olurlar..» manadaki   zümreye katılırdı. Böyle bir şey ise, ezeli şekavet alâmetidir. O durumda, akla hayale gelmeyen habis işlerde bulunur; içte ve dışta hiç bir ilâhî terbiye zuhur etmezdi. Ne bir dert gelirdi; ne de belâ, gam.. Hiç bir kedere de uğramaz; nefsinin hazzında, zevkinde olup giderdi.

Eğer bir kimse, kendisinde anlatılan yersiz hallerden bir belirti bulur ise, başını taşlara vurup çaresine baksın; zira, son nefesin kötü verilme­sine alâmettir.

Emmare sahibi bir kimse, aradan geçen yirmi dört saat içinde, dört saati aydınlık, bütün organları, şeriatın emirleri ile örtülü, masiyete dön­meyen bir halde ise, o zaman bilmeli ki : Hayvanî ruh açıkta kaldı. Artık kendisine barınak olacak şeriat dışı bir yer yoktur; bulamaz. Bunun üre­rine hayvanî ruh, askerlerini de toplar, bulunduğu yerden çıkar; Çamlı­ca gibi bir yere konar. İşbu hali bulan kimseye : “Mülhime sahibi” denir.

Bu duruma gelen kul, şöyle yalvarıp yakarmalıdır :

—  Aman ya Rabbi, sana sığınırım. Beni ibadet taattan geri bırakma. Hayvanî ruhu bana sataştırma.

Onun böyle yalvarıp yakarması üzerine, Çamlıca’daki hayvanî ruhu yakalar, hapseder, bir tomruğa koyarlar .

O zaman, onun sahibi ferahlar; çünkü düşmana üstün geldi; yol ke­sici yakalandı.

Bundan sonra, hayvan ruha, bir forma- giydirilir.1

(1) Bu mutmainne formasını giyen sultanî ruh da olabilir. Eserde, hayvanî ruh olduğu yazılmıştır. Onu değiştirmedik; bu notu koymayı yerinde bulduk.

 

Bu formanın adına : “Mutmaine” denilir.  Ne var ki, bu mutmainne sahibi, yine durumdan emin değil­dir. Bunun için, kendi kendine şöyle der :

—  Ya o hapse giren hapisten kurtulur ise, ya da Çamlıca'daki asker­leri gelip onu kurtarır ise, halim nasıl olur?.

Hiç bir halinden emin olamaz; devamlı yalvarır yakarır; Allah'ın rı­zasına uygun işlerde bulunur. İşte o zaman, hayvanî ruh, sultanî ruha yalvarmaya başlar : “-Aman beni şu hapisten kurtar. Sana, diğer yardımcıların gibi hiz­mette bulunayım.” İşte o zaman, hayvanî ruha, Allah tarafından bir forma daha giydi­rilir. Bunun adına : “Raziye” denir. Ne var ki, bu Raziye sahibi, yine halinden emin olamaz.

Bu nefs-i Raziyeden ötürü, o Raziye sahibinin Cenab-ı Kibriyayâ yal­varıp yakarması, ibadet-taatı daha ziyade olur. İşte o zaman, Raziye nefs, sultanî ruhun ayağına kapanır. Sultanî ruh sorar : “Ne istiyorsun, dileğin nedir?” Raziye nefis, sultanî ruha şöyle der : “-Ben sana karşı dıştan razı idim. Ama, her yönü sana hizmet et­meye içim razı değildi. Şimdi, dışım sana karşı nasıl razı ise, içim dahi sana karşı o şekilde razıdır. Bundan sonra, her bakımdan sana karşı kul kurbanım.” Bundan sonra, Raziye nefse dahi, Allah tarafından bir forma giydiri­lir. Bu formanın adına : “Marziye” denilir.

Başarı ihsan eden Allah'tır; mana yolunda en güzel arkadaştır.

* **

İnsanın içinde bulunan manevî hastalıklar, kötü huylar; insanın dı­şındaki kan bozukluğundan ve ciğerin karakterinden meydana gelen çı­banlar gibidir. Kötü huylar sebebi ile meydana çıkan hayvaniyet sıfatları dahi, deşilen çıbanlardan kan, irin, sarı su gibidir.

Hali anlatıldığı gibi olan kimsenin daima şuna buna kibir, hased edip saldırıya, öfkelenmeye, buğza, düşmanlığa geçip diğer kötü huyları, hay­vanlık sıfatlarını yerine getirdikten sonra eline tesbih alıp tevbe-istiğfar etmesi; deşilen çıbanlardan akan kan, irin, sarı suları elindeki mendille silmeye, çıbanların üstüne de yakı yapıştırmaya benzer. Onları bin kere silse, yakı yapıştırsa kandan bozukluk, ciğerden hararet giderilmedikçe dışarıdan hiç bir ilâcın faydası olmaz; öte yandan dört çıban daha çıkar deşilir. Taa, içteki bozukluk giderilip çıbandan ve silmeden kurtuluncaya kadar bu iş böyle gider.

Bu misalde anlatıldığı gibi; kanında bozukluk, ciğerinde hararet olan kimse kanındaki bozukluğu, ciğerindeki harareti içeriden kesmedikçe, kanı düzelip ciğeri iyileşmedikçe yüzünde ve sair organlarında bulunan çıbanlara yakı yapıştırması, çıbanlardan akan kanı, irini, sarı suyu elin­deki mendille silip temizlemesi ile giderilemez.

İçten manevî hastalık olan kötü huyların durumu da böyledir. Bir kimsede öyle şeyler varsa, onları kalbden gönülden çıkarmak gerekir. On­lar çıkarıldıktan sonra kalb, nefis, ruh, tabiat tevhid nurları ile yararlı hale getirilmedikçe o kimsenin eline teşbih alması, dıştan tevbe istiğfar et­mesi aslında günah kirlerinin temizlenmesine sebeb olur; devadır. Ama kalbdeki kötü huylara, sadece dıştan yapılan o gibi tevbe istiğfarın fay­dası yoktur. Bunun için de, hemen her zaman, kendisinde hayvanlık sıfatı zuhur eder. Zaman olur ki: Tek kötü huy, bir .adamın kırk yıllık ibadet-taatını bir anda mahveder. Bunun için kötü huy sahibi ne kadar âbid, zahid, muttaki olursa olsun; kendisinden emin olamaz; taa, o kötü huylar­dan kurtuluncaya kadar. Zira, kötü huy sahibinin ibadet taat etmesi, ba­rut ile tünel yapılan bir zemin üzerinde bina kurmak gibidir.

Bir adamı düşünelim. Arsasının zemininde çuval çuval barut dolu mağara ve mahzenler vardır. O kimse de, o mağara ve mahzenleri barut­tan temizlememiştir. Onun üzerine senelerce; malla, bedenle çalışıp emek vermiş, özenerek kale gibi sağlam, süslü bir saray yaptırmıştır. Bütün bu işlerini ikmal ederek, sarayının içine gireceği, rahat ede­ceği sırada zemindeki barut çuvallarından birine bir yerden bir kıvılcım sıçrar; o saray da toz duman olup gider. Hal böyle iken o adam, yine de arsasında bulunan barutların temiz­lenmesi cihetine gitmez. Yine birkaç sene çalışır çabalar bir saray yaptı­rır. Yine bir taraftan bir kıvılcım sıçrar, sarayı kökünden uçurur. O kimse, bu şekilde uğraşıp dururken bu adama deseler ki : “-Kardeş, sen ne acaip adamsın!. Parana ve bunca emeğine acımaz mısın?. Bunları yolda mı buldun? Hiç barut üzerine bina kurulur mu?. Kaç yıldır bu bina ile uğraşıyorsun. Onu bitirip oturacağın zaman ona bir kıvıl­cım dokunuyor, havaya uçup gidiyor. Bu arsada barutlar bulundukça, ne zaman bina kursan, temel tutmaz. Şimdi gel de, bu arsa içinde bulunan mağara, mahzen ve tünelleri açtır; oralarda ne kadar barut varsa çıkar. Ondan sonra, sağlam temeli bul, binayı kur. Böyle olunca, kurduğun bina te­mel tutar. Sen de, ondan sonra rahat edersin. Safa bulur, rahat edersin.” Bundan sonra o adam, sözleri tutar, temeli bulur, binasını kurar ise.. rahat edip safa bulur. Bunda da hiç şüphe yoktur. Kurduğu bu bina, bir kulübe bile olsa, tehlikelerden kurtulur; yerinde sakin sakin oturur.

Üstteki misalde belirtilen : “Arsa” deyimi ile, insanın bedeni murad edilmektedir. Baruttan murad ise şunlardır : Kibir, riya, sum'a, ucüp, çekememezlik, hased, kin, öfke, bu­ğz, cimrilik.. Anlatılanlara benzeyen daha nice kötü huylar ve hayvanlık sıfat­ları vardır ki; onların her biri bir çuval baruta bedeldir. Bu kötü huyların cümlesinden bir kimse geçse, sadece bir tanesi kalsa; anlatılan arsadaki barutların cümlesini temizleyip bir çuvalını bırakmaya benzer. Hiç bir zaman tehlikeden emin olmak mümkün değildir.

Bir yandan bir kıvılcı­mın dokunmasına bakar; dokunduğu anda o binanın altını üstüne getir.

Anlatılan : “Kıvılcım” tabirinden murad ise, bir kimsenin, bu kötü huyların birine doku­naklı lâf etmesidir. “Bina” deyiminden murad ise.. Yüce Hakk’a taat ve ibadet çeşitleridir.

Gelelim, bu kötü huylardan kurtulmanın çarelerine, bu huylardan tamamen kurtulmak için, mücahede külüngü ele alınmalı. Gayret kemeri bele kuşanmalı. Her bir kötü huyun giderilmesi için bir sene onun zıddı ile amel etmeli.

Bunun için şöyle söylenebilir : “Her bir kötü huy için, anlatılan şekilde çalışmak, nice seneler mü­cahede edip uğraşmayı gerektirir. Bu, uzun ömür çokça mücahede ister. Benim ise, o kadar vakte ve mücahedeye ömrüm yetmez, vücudum da dayanmaz. Bana şöyle kestirmeden bir yol göster. O yoldan, bütün kötü huylardan kurtulayım. Az zamanda da çok yol alayım.”

Bunun için sana şöyle derim: Bunun kısa yoldan usulü, dört şeyi kendine huy edinmendir; on­ları sırası ile anlatayım :

 

BİRİNCİSİ : Kendini herkesten aşağı görmek..

Allah katında yüksek kimdir, aşağı kimdir bilinmez. Bunun için, in­san kendi aşağılığını bilmelidir. Böyle bir durumda, kıyamet günü, orta­ya bir mahcubiyet çıkmaz. Bunun için, insan kendini cümle yaratılmışlar­dan aşağı görüp davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Yaratılmışlar arasında, kendisinden aşağı hiç kimseyi görmemeli; her hususta, cümleyi kendisinden üstün tutmalı : “Ben daha aşağıyım, bunlar benden üstündür.” demeli..

Bu, öyle güzel bir huydur ki, bir kimse kalben bunu niyetine alıp da cümle yaratılmışa bu gözle bakar ise, taklid olsa dahi bu âlemde kibir, hased, buğz, düşmanlık edecek; beğenmediği için kötüleyip gıybetini ede­cek, kızıp darılacak ne bir şey, ne bir kimse bulabilir. Zira ona göre, ken­disinden daha aşağı kimse yoktur. Kendisine denk, kendi ayarında kimse de bulamaz ki, onlardan söylesin. Cümlesi, kendisinden daha üstün, kime kötü huylarını işletsin. Her insan, onun gözünde yüksektir. Tabiatı ile, insan kendisinden üstün olan kimseye eğilmeye, sevmeye, tazim etmeye, mahabbet etmeye, övmeye muhtaçtır.

 

İKİNCİSİ : Günahlarını görmek..

İnsan, bütün kusurunu ve günahlarını önüne koyup affedilip bağış­lanması için ilâhî rahmeti beklemelidir. Bu, öyle bir güzel huydur ki; bunu düşünen kimse : Başka birinde gü­nah ve kusur görmek için vakit bulamaz.

 

ÜÇÜNCÜSÜ : Acizliğini görmek..

İnsan, hemen her şeyde, kendi acizlik durumunu ele almalıdır. Bunu, kendisinde isbat etmelidir. Bu, öyle bir güzel huydur ki : Bu görüşte olan kimsede Cenab-ı Hakk’ın kudreti ortaya çıkar.

 

DÖRDÜNCÜSÜ : Aman dilemektir.

Bir kimse, bu huyu benimsemek için kendisini şöyle görecek : Um­man denizin ortasındadır, gemisi batmış, bir karataş üzerinde kalmış, her yandan yardım kesilmiş, işi Allah'a kalmış. Bu durumda olan bir kimse, iki eli böğründe : “Aman ya Rabbi, sana sığınırım..” diyen kimsenin durumundadır. Her nefeste : “Aman” demesi gerekir.

 

İşte bütün pirlerin görmek istediği esas huy bu dördüdür. Temellerin temeli, usullerin usulü bunlardır. Kusur olarak bilmen her ne varsa, bunların kollarıdır. Dolaşa dolaşa, sonunda bu dört huya çıkılır. Bunun için, asıl ezberlenip uygulanacak esas bu dört huydur. Bütün anlatmalar, bu dört huyu bildirmek içindir.

 

Bunları yapmanın da esas usulü şöyledir ;

Temizce abdest almalı. Tenha bir yerde seccade üzerinde oturmalı. Bundan sonra kendi vücudunda bulunan toprağı toprağa, suyu suya, ate­şi ateşe, havayı havaya verip her emaneti yerine teslim ettikten sonra kendisi orta yerde açıkta kalmıştır. Kendisini böyle farz eden kimse, nef­sine şöyle hitab etmelidir : “Bunca zamandır seninle bu kadar kusur ve günah işledik. Hiç utanmadık. Kendi aşağılığımızı ve acizliğimizi bilmedik. Günahlarımızı önü­müze koyup affedilip bağışlanmak için aman dilemek kapısında bulunma­dık. Gel, seninle bugün Yüce Allah'ın huzurunda söz verelim. Bundan sonra kendimizden daha aşağı kimse görmeyelim. Gözümüzü günahları­mıza dikelim. Aczimizi elimize alalım. Aman dileme kapısında duralım. İlâhî rahmetten ümidimizi kesmeyelim Bunları yapmaktan ve arzu et­mekten gayemiz ancak Allah ve Allah'ın rızası olsun.” böyle dedikten sonra, nefsi ile söz kesmeli; kestiği bu sözde de sebat etmelidir.

Cenab-ı Hak cümlemize nasib eylesin. Resullerin efendisi hürmetine. Âmin!..

Bir kimse, anlatılan işleri kendisine hal edinip gezdiği sırada, ihsan kapıları açılabilir; keşifler kerametler ortaya çıkar. Bunları kesinlikle kendisine mal etmemelidir. Cümlesini malın mülkün sahibine teslim et­mesi gerekir. Kendisim övdükleri zaman : “Bu övgü, ressama ve modelciye aittir..” deyip ondan dahi sıyrılmalıdır. Eğer kendisini kötüleyecek olurlarsa : “Bende öyle bir kötü hal olmasaydı, söylemezlerdi.. Allah onlardan razı olsun bana hatırlattılar.” diyerek tevbe istiğfar eder; o halden geçmeğe de karar verir. Eğer kendisinde o dedikleri kötülük yoksa, onlara hakkını helâl etmelidir. Cüm­le mahlukatı ileride görüp kendisim onlardan aşağı koymalıdır. Hemen orada oturmalı, ondan sonra da, kendisinden aşağı bir yaratık görme­melidir.

 “Başarı ihsan eden Allah'tır; mana yolunda en güzel arkadaştır.”

* **

Hemen herkes, Allah rızasını arar. Ama, Allah rızasının ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilemez.

Bazı zatlar, Allah rızasının ibadette olduğunu anlatmışlardır. İbade­ti dahi ikiye ayırmışlardır. Şöyle ki :

a)     Zahirî ibadet

b)     Batınî ibadet..

Zahirî ibadet, bedenle yapılan ibadetlerdir; bunları herkes bilir.

 

“Batınî ibadet” diye anlatılan ibadet ise, bedenin batını ile ilgilidir; kalb ibadeti sa­yılır. Bu türlü ibadet, kalbde hâsıl olan bir edepten ibarettir. O edebin de iki yüzü vardır, şöyle ki :

a)     Zahire dönük yüzü..

b)     Batına dönük yüzü..

Kalb edebinin batınî olan yüzü gözdedir. Göz nereye bakar ise, ora­dan Hakk’ı görür. Çünkü, cümle eşya, onun mülküdür. Hemen hepsini, mü­kemmel kudreti ile yaratmıştır, sanatıdır. Bu manada Niyaz-i Mısrî şöyle demiştir :

 

Arife eşyada esma görünür;
Cümle eşyada müsemma görünür;

Bu Niyazi’den de Mevlâ görünür..

Âdem isen “semme vechullah”ı bul;

Kande baksan, o güzel Allah'ı bul..

 

Onun böyle deyişi, anlatılan edebi öğretip manayı açmaktır.

Kalbin, anlatılan edebe sahib olması, başarılı olmaya muhtaçtır. Ba­şarıyı elde etmek ise, ihlâs ile tevhid sahibi olmaya kalmıştır.

Yapılan işte esas olan niyettir. Niyetin şartı da ihlâstır. İhlasın esası ise, gizli şirkten kurtulmaktır. Gizli şirk ise, yoku vara ortak etmektir.

Gerçekte, bütün eşya yok hükmündedir. Gerek kulun kendi varlığı, gerekse başkaları..

Bunun için de, hemen her şeyden yok olup kurtulmak gerek. Bundan sonra da, tek varlığı isbat etmedikçe, ihlâsı elde etmek mümkün değildir.

Bir kimse, ihlâsla tevhide bel bağlar ise, başarı forması kendisine giydirilir. Bir kalbe başarı ihsanı geldiği zaman, kalb asıl adını o zaman bulur. Göz dahi Yüce Hakk’ın gayrını görmez olur.

Başarının kalbe ihsan edilişi de, misalleri ile yukarıda anlatıldı.

***

Şimdi bir hikâye anlatalım. Şöyle ki : Amânın biri, mükemmel üstad sanatının ehli bir göz doktoruna gi­der. Gözlerinin açılması için çare diler. Bunun üzerine göz doktoru, onu alır bir mesire yerine götürür. Ora­da kendisine bir ilâç koklatır ve bayıltır. Gözlerini çıkarıp ilâçlarken, ha­vadan bir çaylak iner, gözün birini kaptığı gibi havalanır. O yerde otlayan keçiler de varmış. Hemen o göz doktoru çarçabuk keçinin bir gözünü çıkarır sıcağı sıcağına bağlar, âmânın giden gözünün yerine yerleştirir. Gitmeyen gözünü de, aynı yerine koyar. Yakı ile yapış­tırır. Bundan sonra âmâyı yine bir ilâçla ayıltıp yerine gönderir. Aradan zaman geçince âmâ görür ki : Gözleri güzel olmuş.. Doktor âmâya sorar : “-Gözlerin nasıl görüyor?”

O âmâ da, hayli dualar edip över; sonunda şöyle söyler : “-Bu gözüm öncekinden elbette güzel görüyor; ama şu gözümde bir incelik var. Bu işe şaşıyorum.” Göz doktoru sorar : “-Nedir o incelik?.” Âmâ adam şöyle söyler : “-Her nerede bir otlak ve sulak yerden geçsem, bu gözüm o tarafa kayıp kayıp gidiyor. Kesinlikle başka şeye meyletmiyor. Daima gözü, otlak ve sulak yerlerdedir.” O göz doktoru o zaman anlar ki : Bu, çıkarıp aldığı keçi gözüdür. Zira, keçinin hali ve şanı ancak otlak ve sulak yerleri görmektir.

İnsanın gözünün durumu ise, her nereye bakacak olsa, Yüce Hakk’ı görmektir. Ama, bu Hakk’ı görmek işinde adam gözü gerekir. Bu adam gözünün el­de edilmesi için de, nefsin kendisini terk etmesine, yersiz arzularını bı­rakmasına, hayvanî ruhun elinden kurtulmasına, insanlık sıfatına bürünmesine bağlıdır. Böyle bir şeyde ise, nefse karşı mücahede etmeye ihtiyaç vardır. Çünkü : “Nefsini bırak da gel..” buyurulmuştur.

 

Üstteki manaya dair bir hikâye daha.. Şöyle ki : Mecnun, bir yerde Leylâ'nın aşkına alt olur. Oradan kalkar, bir deve­ye biner. Uykuyu ve dinlenmeyi bırakarak, uzun mesafe alır. Leylâ'nın bu­lunduğu şeyhe yaklaştığı zaman : “-Artık, sevgilimin şehrine yaklaştım.” der, kalbi rahat olduğu halde Mecnun'u uyku bastırır. Devenin üze­rinde uyuyup kalır. Mecnun’un kalktığı ve yola çıktığı yerde, bindiği devenin : “Kûşek” tabir edilen bir yavrusu varmış. Bir türlü ondan ayrılmak istemezmiş ama, Mecnun’un zoru ile yola gidermiş. Mecnun uyur uyumaz, hali ile deveyi sürmekten kalmış. Deve de bu­nu bir fırsat bilip hemen yoldan dönüp Kûşek'ine doğru süratle yollanmış; Kûşek'ine de kavuşmuş. Zavallı Mecnun uyandığı zaman bakar ki: Deve eski kaldığı yere gelmiş; yavrusunu bulmuş. Mecnun'un çektiği ise, sağdıç emeğine dön­müş.. Başka çare de yok. Yine deveyi Kûşek'inden ayırmış, yola koyulmuş, önce uyuduğu yere yaklaştığı zaman, yine uyku bastırmış, yine deveyi Kûşek'inin yanın­da bulmuş.       Hâsılı, bu şekilde gide gele âciz kalmış, bir türlü mümkün olup da devenin Kûşek'i varken, onu Leylâ'sına kadar sürmek müyesser olmamış. Zira, devenin hep aklı Kûşek'inde imiş. Mecnun'u az uyur bulduğu anda dönmesi ile Kûşek'inin yanına varması bir oluyormuş.

Mecnun, kendi kendine şöyle demiş : “-Bu işin çaresi, ya devenin Kûşek'ini öldürüp onunla olan bağını koparmak; yahut deveyi bırakıp gitmektir.” Devenin bağını koparmak için, Kûşek'ini kesmeye de dayanamamış : “-Başka ne gibi ihtimal var ki?.” deyip deveyi bırakmış.. Bundan sonra, Leylâ'nın şehrine gitmiş.. İşte, “Nefsini bırak da gel..” cümlesinin manası budur. Şayet sen : “Ben deveyi bırakamam.”

«Nefis, senin bineğindir, ona şefkatli davran..» Hadis-i şerifi uyarınca amel ederim.” der isen, o zaman Kûşek'ini öldürmek gerekecek; ta ki, geride deve­nin bir bağlantısı kalmaya.. Bu şekilde, arzu edilen yere vara.. Aksi hal­de, onun geride bağlantısı kaldıkça, fırsat bulduğu anda dönüp oraya gider. Böyle bir şey de, büyük bir mücahededir.

 

“Batıni (kalbî) İbadet” adı verilen edebin dıştaki yüzü ise dil iledir. «İnsanın selâmeti dili korumaktadır.» hadis-i şerifi uyarınca, dili koruyup sükût etmesidir. Demişlerdir ki  “Dünyaya gelen adam konuşacaktır.” Konuştuğu zaman da, şunlar­dan birini yapacaktır :

a)     G ı y b e t.

b)     Yalan..

c)     Malâyani.. (Yani: Dünyaya ve âhirete yaramayan söz­ler..)

Konuşulan sözlere, mutlaka bu üç şeyden biri karışacak. Bunun için en iyisi, susmaktır. Susup dururken, anlatılacak dokuz şeyi düşünmek gerekir:

1.    Aklı erdiği kadar, Rasûlullah Ahmed'in -Allah O’na salât ve selâm eylesin- şeriatını..

2.    Tarikat-ı Muhammediyye’yi.

3.    Hakikatı..

4.    Marifeti..

5.    Rasûlullah Efendimizin sünnetlerini..

6.    Mürşidi..

7.    Rasûlullah'ın bizzat kendisini; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

8.    Yüce Allah'ı..

9.    Pek gerekli olan yeteri kadar yiyecek ve içecek işlerini.

 

Aklı başında, kâmil insanın sıfatı da beştir; şöyle ki :

a)     Düşmanı affedip içten ve dıştan onu sevmek..

b)     Allah'ın işine karışmamak; hiç bir işi boşuna olmuş bulma­mak..

c)    Celâl ehli ile, cemal ehlini bir tutmak..

d)     On gün aç kalsan dahi, halktan bir şey istememekten baş­ka; Yüce Hak'tan dahi, kalbden bir şey istemekten utanmak..

e)     Sükût.

 

Bu manada : «Susan kurtulur.» emri açıktır. Ayrıca, Rasûlullah Efendimizin buyurduğu   «Edebi, Rabbim bana öğretti; pek güzel terbiye etti.» Edep dahi, bu edeptir. Bu edep dahi iki türlüdür :

a)    Gözde, Yüce Hakk’ı görmek..

b)     Dilde sükût durmaktır.

Bunları yapmayı, Cenab-ı Allah, cümlemize kolay eylesin. Âmin!.

* **

Bedenle yapılan zahirî ibadetler, mükemmel insan olmayı sağlamaz­lar; Yüce Hakk’ın dergâhına da doğrudan doğruya ulaştırmazlar. Ama bunlar, müstakil birer sebeb olup Rasûlullah Efendimizin sünneti ile süs­lendiği takdirde, huyları güzelleştirir.

Bu manada, imamımız, İmam-ı Azam hazretlerinin şöyle dediği an­latılmıştır : “Bir kimseyi sıtma tuttuğu zaman, o kimsenin yanında dört kişi bulunsa; biri bir elinden, biri diğer elinden tutsa, kalan iki kişi de birer ayağından tutsa o adamın vücudundaki sarsıntıyı durduramazlar. Ancak, işinin ehli bir doktorun verdiği ilâcı kullandıktan sonra bedenin sarsıntısı durur.”                               

Anlatılan misaldeki gibi, bir adamın : Namaz sağ elini, oruç sol elini, zekât sadaka sağ ayağını, virdler ve zikirler sol ayağını tutsa; kalbi kötü huylarla hastalıklı olursa, bu tutmaların hiç bir faydası olmaz. Bu da,, işinin ehli doktor olan kâmil bir mürşidin vereceği ilâca muhtaçtır.

Üstteki manaya bakarak : “Bunların mademki faydası yokmuş; niçin bunlarla meşgul olayım?” denirse, haşa ki, bu ibadetler boş ola.. Bunlar, esas maldan sayılmaz ama, kesinlikle de bırakılmaz. Bunun için şöyle bir misal verebiliriz :

İnsanın vücudunu bir gemiye benzetirsek, bunlar da vücud gemisi­nin safrası gibidir. Her ne kadar safra bir şey etmez ise de, geminin saf­raya ihtiyacı vardır. Geminin her bir âleti mükemmel olsa, fakat safrası olmasa hemen devrilir.

Tıpkı anlatılan misaldeki gibi, beden gemisinde o safra olmadıkça, hakikat denizinde hikmet iskelesine yanaşıp marifet incilerini alamaz.

Bu marifet incilerini almak için de, sermaye gereklidir. Sermayesiz bir gemi, hikmet iskelesine yanaşmış olsa orada ne alabilir?. Zira, serma­ye sandığında bir pulu bile yoktur. Mal satacak olsa ne satacaktır; mal saydığı yükü sadece safradır.

Her kimin beden gemisinde kalb sandığı Muhammedi irfanla, Musta­favî huylarla sermaye dolu olursa, ilâhî hikmet iskelesine yanaştığı za­man, ilâhî marifetlerle gemisini doldurur.

Sonra, şöyle anlatmışlardır : “İbadetin yükte ağır pahada hafifi, pahada ağır yükte hafifi var­dır.”

Abdest, namaz, oruç, hayırlar ve iyilikler cinsinden dışta yapılan her ne kadar ibadet-taat çeşidi şeyler varsa, hepsi yükte ağır pahada hafif­tir; eski bakıra benzer. Allah'ın rızası, Rasûlullah'ın sünneti, mürşidin sözü ise, yükte hafif, pahada ağır şeylerdir; inciye benzerler. Yarın, kı­yamet günü bunlar ortaya çıktığı zaman görürsünüz, beni doğrularsınız.

Hazret-i Mürşidi, Musa aleyhisselâmın ağacına benzetmişlerdir; bu manayı anlamaya çalış.

Hazret-i Mevlâna şöyle demiştir : “Ben, aşıkların gözüne görünen sadece bu cisimden ibaret değilim. Ben, öyle bir tad ve öyle bir hoşluğum ki; müridlerin özünde bulunurum. Sözlerimden “Allah - Allah” çıkar. O hali bulup da, o tadı tattığın zaman, onu bir ganimet bil. Allah'a da şükret. İşte ben, O’yum.”

 

Bir şiir :

Mürşide er, mürşide sen;

Göresin Halik’ı ahsen..
Hakk’ı gören halkı neyler;
Var mı bir Hak sözün dinler ?..

Nuri ya, kefilim söyler;

Göresin Halikı ahsen..1

 

Değerli kardeşim, Allah'ın rızasını herkes ister. Ama, Allah rızası­nın ne olduğunu ve nerede bulunduğunu da bilemez. Bu durum yukarıda anlatıldı.

 

Kısaca, Allah rızası şu iki şeyden ibarettir :

 

a) Allah'ın yaptığını beğenmek.. Şöyle ki :

Bütün âlimlerini, dünyasını, âhiretini, ölülerini, dirilerini, mahşerini, sorgusunu, hesabını, affını, azabını, cezasını, sevabını, cennetini, cehen­nemini, tüm mahlukat ve mevcudatını, bunların davranışlarını ve duruş­larını, bütün dert ve belâlarını, ihsanlarını, meleklerini, kitaplarını, emirle­rini, yasaklarını, farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini, müstahaplerini, mu­bahlarını, haramlarını, helâllarını, mekruhlarını, müfsitlerini, peygam­berlerini, velîlerini, bütün kullarını, şeriatını, tarikatını, hakikatını, ma­rifetini, âlem yaratılalıdan bu ana kadar her ne olmuş ise cümlesini, hâ­sılı: “Allah'ın muradı olmaz ise, sinek kanadını oynatamaz..” deyip, şu anda ve şimdi ne yapıyor ise, onları dahi hoş görüp beğen­mektir.

Kâfir, çıfıt, fasık, şu âlemde her ne varsa, her ne olursa hepsi Yüce Hakk’ın bilmesi ile, yaratması ile takdiri iledir. Yüce Sübhan Hak, boş ye­re hiç bir şey yapmaz. Alemi islâh etmek O’na vacip değildir. Hiç bir ferde zulüm etmez. Olan işlerin hiç birini kulun arzusuna göre yaratmaz; mut­laka kendi arzu ve iradesine göre yaratır.

İşte bütün bu anlatılanları aciz kul, yakinen anlamalıdır. Kendisinin dahi, düşük, asi, âciz olduğunu bilecektir. Nefsine ait arzuları dahi, tamamen bırakacaktır.

Şu anda, Allah'ın muradı her ne ise, onu yerine getir­meye çalışıp gayret edecektir. Hikmetlerine karışmayıp : “Cümlesi yolundadır..” diyerek, kalb ve kalıpla her bir hale razı ve müteşekkir olmalıdır. Bu halde her ne işlemişse uygun bulmalıdır. Candan-gönülden tamamını beğenmelidir. Hiçbirine de sataşmamalıdır.

 

Bir şiir :

Deme niçin şu şöyle;

Yoluncadır o öyle..
Bak sonunu seyreyle..

 

Görelim Mevlâ neyler;
Neylerse güzel eyler..

 

Eğer anlatılanın aksine hareket edip de; bazı şeyler için : “Bu neden böyle oluyor?. Şöyle olsa daha hoş olmaz mı?.” diyecek olursan, sana şu cevap gelir : “Sen, Ben’den iyi mi biliyorsun?. Edepsizlik etme kulum..” Eğer: “Bu zamanın insanları azmıştır; nefsleri nasihat kabul etmiyor. Daima nefsanî arzularına tabi oluyor ve çeşitli fısk u fücur işliyorlar..” deyip de beğenmeyecek olursan, o zaman seni, Bakara suresinin 44. âyetinde duyurulan : «İnsanlara iyiliği emrediyor, kendinizi unutuyor muşunuz?. Hal­buki kitabı da okumaktasınız. Hiç mi aklınız ermiyor?.» mana ile edebe getirir. Sonra da şöyle buyurur : “O beğenmediğin şeyin, Allah katındaki durumunu nereden bile­ceksin?. Belki de senden daha yüksektir. Sen işin sonunu bilmiyorsun ki. Onların durumu, senden sorulacak değildir; sen kendi nefsinden sorumlu­sun.”

Bir kimse, Yüce Allah'ın yaptığını beğenirse, kötüleyecek ve darıla­cak bir şey kalmaz. Bu arada, bütün kötü huylardan kurtulur. Gönlü dai­ma rahat olur. Zira, insana gelen öfke ve hiddet; bir şeyi nefsin beğen­memesinden, tabiatın hoşlanmamasından ileri gelir.

O beğenilmeyen şey, haşa Allah'ın bilgisi ve haberi dışında bir baş­kası tarafından mı oluyor?. Eğer bu fikirde ve : “İşte bunun için beğenmiyorum..” diyecek isen, durum değişir; sana bir diyeceğim yok. Böyle demeyip de :Allah istemez ise, hayır ve şerden bir şey vücuda gelmez; ancak Allah'ın bilgisi, muradı, takdiri ile vücuda gelir.” dediğin halde, Allah'ın isteyip yarattığı bir şeyi beğenmemen, darıl­man, Allah'ın yaptığı şeyi beğenmemek olur. Haşa şöyle demek gibi bir mana çıkar : “Niçin böyle uygunsuz işler yapıyorsun?.” Böyle bir şey de Hakk’a karşı durmaktır; O’nun işine karışmaktır. Bu gibi şeylerden de çok çok sakınmak gerek.

Bir kimsenin beğenmediği şeyler; Yüce Allah'a elli seneden beri iba­det-taat diye yaptığı kabahatlar olmalıdır. Hakk’a lâyık ibadetinin olma­dığını bilip gece gündüz af dileyerek kabulünü ricat etmektir. Böyle bir beğenmemenin zararı yoktur.

Allah-ü Taâlâ, cümlemize yaptıklarını beğenmek nasib eylesin. Âmin!.

Yukarıda demiştik ki:  Allah rızası şu iki şeyden ibarettir. Onun birincisi için de şöyle demiştik : Allah'ın yaptığını beğenmek.. Bunu da oldukça açıkladık..

 

Gelelim ikincisine; o da şudur :

b) Kalb kırmamak, gönül yapmak.. Bilinmesi gerekir ki : Kalb kırmak, insanın dışını harab eder. Gönül yıkmak ise, insanın içini helak eder. Kalb kırma durumu, yakarıda anlatıldı; açıklandı, onun için onu tek­rar yazmaya gerek yoktur.

 

GÖNÜL

Burada gönül yıkmanın, gönül yapmanın ne şekilde olduğunu, gönülün ne olduğunu açıklayalım inşallah.. Kalb başkadır, gönül başkadır. İkisi bir şey değildir. Kalb nasıl in­sanda ise, gönül de kalbdedir. Amma, şerefte, büyüklükte; gönülden daha şerefli, ondan daha büyük, ondan daha değerli bir yaratılmış yoktur. Rasûlullah Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu :  «Allah ilk önce Muhammed'in nurunu yarattı; Allah, ilk önce Mu­hammed'in ruhunu yarattı.» İşte yaratılma sırası, bundan sonra gönüle gelmiştir.

“Gönül” dedikleri; şekli belli, rengi belli, yeri belli bir şekilde tasavvur edile­mez. Anlatmakla, misal getirmekle de olur şey değildir. O, kalbin köşe­lerinden bir köşededir. Kalb ilâhî tecelli geldiği zaman, o gönül titremeye başlar. Titrerken de, Yüce Allah'ın o gönüle ikramı ve ihsanı olarak tecelli halinde özel bir hediye ihsan eder. O titrediği sırada, ilahî hediye, o gönülde kendisi için ayrılan bir an içinde olur biter. Gelen hediye; yu­murta şeklinde bir cevher şişe gibi olup içi nur doludur. Gönül onu elin­de tutar gibi, tutar durur. O gönül sahibine bir kimse, bu halde iken rastlasa ve nasıl olacaksa gönlünün hoşlanacağı bir şeyle gönlünü hoş etse, o anda o kimse veya gönül : “Sana ikram olarak vereceğim bundan başka bir şeyim yok.” der ve o ilâhî ihsan olan. cevheri o kimseye verir ve onun mülkü olur. Sonuna kadar onunla kalır; ne biter, ne de tükenir. İşte : “Falan kimse gönül yaptı; gönül aldı.” dedikleri budur. Her iki kimseden de, Allah razı olur; hem gönül yapandan, hem gönül alandan.. Gönül yapandan, gönül yaptığı için razı olur, Gönülden ikram edip ilâhi hediyeyi verenden dahi, o kimsenin içten ve dıştan hayat bulmasına sebeb olduğu için razı olur.

O rastgelen kimse, ahlaksızlık, Allah korusun başarısızlık sebebi ile o gönüle dokunsa da, o gönül kırılsa, o gönül, elinde tuttuğu ve koruduğu ilâhî hediyeyi bırakacak olsa, o cevher şişe, üst kattan mermer taşa yu­murta düşer gibi düşer. Düştüğü anda dahi bin parça olur; içindeki nur­lar da dökülür.

O kırılan parçalardan biri sıçrayıp o gönüle dokunan adamın kalbine saplanır. İşte, batınî hastalıklar, bundan hâsıl olur. Allah korusun; öl­dürücü zehir gibidir.. İçten ve dıştan, insanın her türlü helakine sebeb olur. İşte : “Falan kimse gönül yıktı ve gönül yıkıntısına uğradı..” dedikleri bu manayı anlatır. Bu iki kimseden de Allah razı değildir. Gönüle dokunandan razı değildir; çünkü, Allah'ın ulu dergâhı olan gönüle dokunmuştur. Kırılan gönülden de razı değildir; çünkü, gönlüne sahip olamamış : «Belânın en şiddetlisi peygamberleredir; sonra da evliyaya, sonra da sırası ile..» Hadis-i şerifindeki manayı düşünememiş kırılmıştır. Karşı tarafın da; içten, dıştan harap ve helak olmasına sebeb olmuştur.

 

Bir şiir :

Cihan bağında ey aşık, budur maksud-ü ins ü cin;
Ne senden kimse incinsin, ne sen bir kimseden incin..1

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Ey aşık, bu cihan bahçesinde insanlar için asıl gaye şu cümlenin içine sığdırılmıştır: Hiç kimse senden incinmesin; sen de kimseden incinme..

Şu mana gizli olmamalı ki : Yüce Allah'ın tecellisine yer olan kâ­millerden sayısız kimseler, bu türlü ilâhi ihsanı ve rabbani bahşişi al­maktadırlar. Allah'a yemin olsun; Allah hakkı için bu aldıklarını özel­likle ehline, genellikle de Muhammed ümmetine verirler. Bu yoldan da, içten ve dıştan kâinatın devamına ve canlı durmasına sebeb olmuşlardır.

Cenab-ı Hak ihsanları ile insanları gölgeleri altına alan, manevî fe­yizleri yapanlardan bütün Muhammed ümmetini uzak eylemesin. Âmin!.

Bundan sonra, o hediye edilen ilâhi ihsan, melekler vasıtası ile toplattırılır. Allah korusun, bir yere yer edeceği zaman, melekler; saklı tu­tulan o ilâhî cevherin içinde bulunan nurdan bir parça alırlar. O kırılan parçanın yerleşeceği yere daire çevirirler. Allah'ın izni ile, o zatın hür­metine perde olur. O yer, gelecek musibetlerden korunur ve emin olur; ahalisi de selâmet bulur. O nur da hiç tükenmez.

Bir kimse, hiç kalb kırmadan gönül yapmayı başarır ise, o ilâhi hediyenin bir tanesini almaya gönül sahibi birinden almayı başarır; iç­ten ve dıştan ihya olur. Bu dünyada ve âhirette cümle sıkıntılardan ve âfetlerden selâmet bulur. Daima Allah'ın rızası yolunda olur.

Allah, cümlemizi kalb kırmayıp gönül yapanlardan eylesin. A m i n! .

Dersimizin evvelinde şöyle bir cümle geçmişti : “Tarikat, hakikat, marifetten söz etmek şöyle dursun; bizim on­lara aklımız ermez. Bunun sebebi nedir?.” Bunun için şöyle bir açıklama yapabiliriz : Ya kalbimiz paslanmıştır; amma nasıl paslanmıştır. Kat-kat yosun bağlamıştır. Bu pasın giderilmesi için, önce, şeriat-ı mutahharanın icrası için, kalblerimizle söyleşiriz. Bazı paslanmış demirleri ve diğer şeyleri; önce bir süre zeytinyağı ile, sirke ve limon gibi şeylerle ıslatıp yumuşatırız. Bundan sonra, kil veya toprak gibi şeylerle ondaki pasları alırız. Bundan sonra tebeşirle, çuha ile parlatırız. Beyaz tülbentle temizleyip tozunu almak da kolay olur.

Üstteki manaya göre, bize öncelikle gereken pâk şeriattır. Burada, şeriatın emirlerini bir bir sayıp öğretmeye ve anlatmaya gerek yoktur; cümlenizin bildiği şeydir. Mektepte okuduğumuz ilmihalin içindedir, öncelikle bu emirler yerine getirilmeyince, hiç bir şey olmaz. Bunların cüm­lesi yerine getirilmelidir.

Ancak, onlar arasından üç ilâç anlatacağım. Bu üç şeyi iyice ez­berler, kullanırsanız bu üç ilâç ve şeriat; paslı şeyleri zeytinyağına, sir­keye, limona batırıp yumuşatmak gibidir.

Kalbinizin, dilinizin paslarını ve kirlerini yumuşatır, sonra da açıl­masına sebeb olursanız; şeriat emirlerini de yerine getirirseniz inşaallah ileride önünüze şekerli-zerdeli pilavlar dökeceğim ki ; yiyebilece­ğiniz kadar yiyiniz.

 

Üstte işaret edilen üç şey şunlardır :

a)    Yalan söylememek..

b)    Gıybet etmemek..

c)    Helal lokma yemek..

 

Bu arada, helâl malın, riya yolu ile haram edilmesinden sakınılması dahi emredilmiştir.

Alış verişe dair, Türkçe yazılmış Hamza Efendi Risalesi vardır. On­dan bir tane alınması ve riya meselesinin öğrenilmesi de tenbih edil­miştir.

Bu vakte gelinceye kadar, şeriattan, tarikattan hayli şeyler anla­tıldı. Onlar arasında, güneşin zerresi, denizin damlası kadar kalem da­ğarcığın alabildiği mikdar yazıldı.

 

MARİFET

Buraya kadar, şeriatla tarikat, tarikatla hakikat gösterildi. Şimdi hakikatle marifete sıra geldi. Bu da, nefsi bilmektir. Bu manada, bir hadis-i şerif şöyledir : «Her kim, nefsini bildiyse, gerçekten Rabbını bilen o oldu.» Allah'ın izni ile, şimdi sıra bunu bilmeğe geldi.

Şu ana kadar şeriattan, tarikattan söz edildi; sağlı-sollu iki tarafın halleri açıklandı. Bunların ortasında bulunan tarik-ı müstakim olan doğru yol ise şöyle anlatılmıştır: «Allah'a giden yollar, halkın nefeslerinin sayısı kadardır. Ama, onların hepsi kapalıdır. Bu yollar, sadece Rasûlullah'ın izinde gidenlere açıktır. Allah O’na salât ve selâm eylesin.»

Bu mana ve tam huzur dahi, daha önce anlatıldı.

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, sarı karıncaya kadar bütün halkı bir daire içine alacaktır. Kendisini, bunların en küçüğü görecektir. Bu yüzden kendisini dairenin dışında ve hiç bir şey değilmiş gibi bulma­lıdır. Böylece, yokluk makamına oturmalıdır. Bu hal içinde Cenab-ı Hak'­tan kalacağı yeri istemelidir.

 

Bu arada, Yüce Hak'tan iki şey daha istemelidir; şöyle ki :

a)    Son nefeste iman selâmeti dilemek..

b)    Mahşer günü, enbiya, evliya o kadar halk içinde ayıpları­nın ortaya çıkmamasını, Settar ismi hürmetine istemek..

Bundan sonra, hakikattan söyleyeceğim. Son nefes hakkında, hatı­rıma bir ders geldi. Bana şöyle denildi : “İnsanın her nefesi, son nefesidir.” Zira, bir nefes, insana ömrü boyunca bir kere gelir; ikinci kere ge­len nefes, bir başka nefestir. Onlar, teşbih gibi ardarda dizilmişlerdir.

Bu nefeslere tayin edilen melek, her nefes, insandan ne halde çı­karsa, o melek, o nefesi mühürler, ilâhî hazinede korur. Yarın kıyamet günü, onun mührü açılıp ortaya çıkacak. Ne şekilde mühürlenmiş ise, o şekilde gelir; aynı kıyafette zuhur eder.

Hemen her ferd, bulûğ çağından taa, ölünceye kadar kaç nefes alıp verdiyse, her nefesten tek-tek on beş kere sorguya çekilecektir.

Cenab-ı Hak, cümlemize iman selâmeti nasib ve müyesser eylesin.

Bana şöyle denildi : “Cenab-ı Hak, kuluna ilâhî ihsanını bir anda ihsan eder. Bu yolda bütün marifet, aman dileme kapısında sabredip kalmaktır.”

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

 

Burada, bir başka konuyu ele alalım; bir insanı misal getirerek söze başlayalım. Bu misal, bir insanın durumudur; şöyle ki : Anasından doğduğu, kendisini bileli beri içi dışı uyuzdur. Bu illetin­den dolayı, her yanı kızıl yara olmuştur. Herkes, onun uyuzunun geçme­sinden, yaralarının akıntısından dolayı kendisinden tiksinmektedir. Yaralarının kaşıntısından; gece gündüz içi dışı ateş gibi yandığından asla uykusu ve rahatı yoktur. Anlatılandan başka, fakirlerin de fakiri durumundadır. Akşamdan sabaha yiyeceği bir parça ekmeği yoktur; yatacak yeri yoktur. Sokak ortasında kalmıştır. Hali anlatıldığı gibi olan bir kimseye, bir başkası gelip de şöyle dese : “-Kardeş, haberin var mı?. Alemin sultanı padişah, gayet güzel bir saray yaptırmış; hem alabildiğine geniş, hem de oldukça yüksek.. Onu dille anlatmak mümkün değil.. Bir yanı deniz sahili, bir yanı gül-gülis­tan, bağlık-bahçelik. İçinde havuzlar be çağlayanlar var. Bu sarayın için­de, her türlü zevk mevcut.. Bu saraya her kim gelirse, izzet ikramla karşılanır ve ağırlanır, özellikle onun zatına mahsus olmak üzere bir güzel daire açar; kendisi o daireye yerleştirilir. Hizmetine dahi, nice cariye ve gılman verilir. O padişah, o dairelere yerleşen herkese, akşam sabah on sekiz çe­şit nefis yemek çıkarıyormuş.. Eğer o kimsenin canı gezmek isterse; deniz tarafında güzel kayık­lar, kara tarafında ise eflatunîler ve kuheylan atlar hazır. Bunlarla is­tediği yere götürüp gezdiriyorlarmış. Bu üstün saraya bir kere girdikten sonra, bir daha : “Çık” “demek yok. Oraya giren kimsenin ömrü sonsuzlara kadar böyle ge­çip gidiyormuş.

Ancak, oraya girmenin bir şartı varmış : İlletli,hastalıklı hiç bir kimse oraya alınmıyormuş.. Kapı önünde üstad hekimler, işinin ehli ta­bipler tayin edilmiş.. Gelen kimseyi, tepeden tırnağa muayene edip göz­den geçiriyorlarmış.. Eğer o gelen kimsenin bir illeti yoksa : “Buyurun efendim..” deyip içeri alıyorlarmış.. İğne ucu kadar bir tarafında bir sivilce olsa, ona : “Sen olmazsın..” deyip geri çeviriyorlarmış.

Şimdi, bu anlatılanları dinledikten sonra, o kimse şöyle söyler: “- Ah kardeş, uyuz olmasaydım, o saraya ben de giderdim Ne çare ki, içim-dışım yara içinde. Elli yıldır ne çektiğimi bir ben bilirim. Ne gecem gece, ne de gündüzüm gündüz. Fakirlik de başka şey.. Her­kes benden tiksiniyor, istemiyor; onlara da inciniyorum. Bir taraftan da, içim-dışım ateş gibi yanıyor, öyle bir azab içindeyim ki, çaresi bu­lunur gibi değil..” Bunun üzerine, sarayı anlatan şöyle söyler : “-Bende bir merhem var. Senin bu yaralarına gayet iyi gelir. İçine-dışına sürecek olursan, bir şeyin kalmaz; şifa bulursun. Ama ilk başta biraz sürersen, yakar. Eğer o yakmaya dayanabilirsen sana vereyim.” Bunun üzerine o uyuz adam da şöyle der : “-Aman kardeş, sen Hızır mısın?. Ne kadar yakarsa yaksın daya­nırım. Ben bu acı azaptan kurtulayım da, ne olursa olsun. Çünkü, son­suz safaya kavuşacağım. Aman kerem eyle, yardım eyle de önce o mer­hemi ver. Bir an önce o merhemi içime dışıma süreyim; sağlık bulayım. Sonra da gidip sarayın hekimlerine nabzımı göstereyim. İnşaallah sağlı­ğıma tanık olurlar. Ben de o yüksek saraya girer, ömür sürdükçe sana hayır dualar ederim.”

Başka ne diyecek ki, elbette böyle der.

Bu misalden sonra, gelelim bizim durumumuza.. İçimiz dışımız yara. Hiç uyuzumuza bakmıyoruz. Onların tiksintilerine, kendi yaralarımı­zın sebeb olduğunu da biliyoruz : “Bizi istemiyorlar..” diye de, onlara bir kat daha düşmanlık duygusu besliyoruz. Burada anlatılan ilâçlara, cami dolusu pırlanta verilse, değerini tu­tamaz; onlar o kadar kıymetlidirler ki..

Şimdi..

Bulunduğumuz dertten kurtulmak, hakikat sarayına girmek için dört türlü ilâçtan haber verdiler. Eğer bu merhemi alıp kalb yolu ile kulla­nırsanız, kullanmakta da başarılı olursanız, inşaallah bu yaralardan kur­tulur, hakikat sarayına girersiniz. Şayet diyecek olursanız : “Biz buna dayanamayız..” O zaman, bunları torbaya atar götürürüm. Almadığınız takdirde, ne­ler olacağını siz düşünün. Bu soğuklukla cehenneme girecek olsanız dahi, bir nargile tütünü dahi yakacak ateş bulamazsınız.

Akşama kadar teveccüh etmek, sabaha kadar namaz kılmak, tesbih çekmek, bütün günleri oruçlu geçirmek,, hacca gitmek, zekât vermek, ke­şifler, kerametler, müşahedeler tamamen kolay şeylerdir. Bunları, hemen herkes yapabilir. Lâkin anlatacağım dört şey var ki, bunları ancak erkişi yapabilir. Onları sırası ile anlatayım :   

                                 

BİRİNCİSİ : Katıksız Allah korkusu..

Hak yolcusu salikin Allah'tan korkusu; sırf Allah'ın Allahlığından doğan bir özel korku olmalıdır. Kesinlikle bu korkuya, Allah'ın zatın­dan başka bir maksad katılmamalıdır. «Hikmetin başı, Allah korkusudur.» buyurulmuştur. Ancak, bir başka manada bu korku dört nevidir. Şöyle ki :

 

1.    Nevi : Dünya ehlinin korkusudur. Bunların korkusu da mala, çocuklara, cana, bedene ve bunların ben­zeri şeylere dair korkudur. Bunlar için Allah'tan korkup : “Aman ya Rabbi, sana sığınırım..” demektir ki, bu türlü korkuya : “Dünya ehli korkusu..” denir. Dünyanın değeri ne kadar ise, bu türlü korkunun makbul olması da o kadardır.

 

2.    Nevi : Âhiret ehlinin korkusudur.  Bunun için şöyle derler : Bu türlü korku; âhiret mertebelerinin elden çıkması tehlikesin­den korkup: “Aman ya Rabbi, sana sığınırım.” demektir. Böyle bir korku dahi pek makbul değildir.

 

3.    Nevi: Ehlullahın korkusudur. Bu türlü korku da, velayet mertebesinden düşme korkusudur. Bu türlü korku da bir şeye yaramaz.

 

4.    Nevi: Evliyaullah korkusudur. Bu türlü korku için şöyle derler : Bunun başlangıç noktası yoktur. Ne dünya, ne âhiret, ne de dünya ve âhiret içindekiler için bir korkudur. Ancak, Allah'ın Allahlı­ğından ötürü bir korkudur. Onun azametinden, büyüklüğünden ileri ge­len korkudur.

İşte katıksız olan Allah korkusu bu son anlatılan korkudur. Hak yolcusu salik, bu korkuyu elde ettiği zaman, artık yaratılmışlardan bir korkusu kalmaz: tamamen ilâhî korku ile dolar. Neden böyle olmasın ki : Gözünde Yüce Hakk’ın gayrı yoktur; başka kimden korkacak?.

 

İKİNCİSİ : Allah sevgisi..

Bu Allah sevgisi ise; göz her nereye bakarsa, kalbin, orada Yüce Hakk’ı görmesi ile elde edilir.                                           

Açıkçası, her şeyde Yüce Hakk’ın azametini, kudretini mütalaa ve müşahede eylemektir. Zira, insanın vücudu ve bütün eşya, mülkler sa­hibi Yüze Zatın mülküdür. Mülkünde tasarruf eden kendisidir. Mülkün­de, zatından başkasını bırakmayınca, kime sevgi olacak?.

 

Bir şiir :

Er odur ki, kokuyu alabile;

Yoksa âlem nesim ile doludur..

 

ÜÇÜNCÜSÜ : Allah'ın emrini yerine getirmek..

Hak yolcusu salik; Hud suresinin 112. âyetinde duyurulan :«Emr'olunduğun gibi dürüst ol.» mana. hükmüne göre; mükemmel istikamet sahibi, sevgi dolu olarak ilâhi emirleri yerine getirmek, yasaklardan kaçmak, sünnet-i seniyyeye göre hareket etmek, Rasûlullah Efendimizin gidişatına göre Yüce Allah'a kulluk ederse, bu sevgiyi elde etmiş olur.

 

DÖRDÜNCÜSÜ : Allah için sabretmek..

Bu durumda, kalbe kesinlikle bir elem gelmemelidir. Her ne zuhur edecek olursa, cümlesini, Yüce Hak'tan kendisine gelen bir ilâhi ihsan, ilâhî işve, ilâhî cilve bilmelidir :

—  Falan kimse sebeb oldu..

diyerek, halkı Yüce Hakk’a ortak etmemelidir. Kalbi gizli şirk hastalıklarından kurtarmalı ki : Zat tevhidinin hakikatına zuhur yeri oluna.. “Tevhid, bütün saplantıları atmaktır.” tabiri, anlatılan manayadır. Ancak, bir kimsenin, günahları kendi nefsine bağlaması, tevhide engel değildir. Çünkü, Cenab-ı Hak, Nisa su­resinin 79. âyetinde şöyle buyurdu : «Sana bir iyilik gelirse Allah'tandır; sana bir kötülük gelirse, nefsindendir.»                 

Bu mana ile, kullarına edep yolunu göstermiştir.

 

İşbu anlatılan dört şeyi almak marifettir. Ama bunlar için ağızla : “Aldım..” demek kolaydır. Asıl marifet, onları kalbin kabul edip kaldırmasıdır. Kürsüde, Hocaefendi de cerri kitabından okur; ama kendisine : “Gör..” diyecek olsan : “Ben görmeyeyim..” diye dama çıkar.

Şöyle bir hikâye anlatılır : Adamın biri şeker satarmış. Dışarıdan bir adam gelmiş, şeker satan adamın gözüne parmağını dürter gibi yapmış. Şekerci o adama sormuş : “Gözümü mü çıkaracaksın?.” O kimse, şöyle demiş :Vay vay, senin gözün gördüğü halde, bu şekerleri neden yemi­yorsun?”. Bunun üzerine şekerci şöyle demiş : “Ben, bunları yemek için yapmıyorum ki, halka satmak için ya­pıyorum. Onun parası ile de evimin masrafını çıkarıyorum.” Bunun ürerine öbürü şöyle söyler : “Be hey adam, sen bu şekerleri satıp da, evine harcar, masrafını çıkarırken bundan daha tatlısını mı alıyorsun?. Halka satacağına ken­din ye..”

Anlatılan bu hikâyede, ilmi ile amel etmeyenlere, güzel ilmini dünya işlerine âlet edenlere azar var..

 

VAİZİN SÖZÜ

“Vaizin sözünü tut; gittiği yoldan gitme..” demenin hikmeti de şuymuş : Gerek vaizler, gerekse cümle müminler bedesten dellâli gibi imiş.. Onların dilinden meydana gelen vaaz ve nasihat sözleri paha biçilmez şeylermiş; ne var ki, dellâl ağzında gezermiş..

İşte mâldan anlayan, cevherin kıymetini bilen işinin erbabı, akıllı kimseler; dellâl elinde öyle bir mal ve cevher bulduğu zaman biçilen pa­haya bakmaz, dellâlin durumuna da bakmaz : “Ne münasebeti var ki, böyle bir fakirin elinde bu cevher bu­lunsun; öyle ise, halka satacağına kendisi alsın..” demez; hemen : “Bir tane daha..” deyip candan ve gönülden onu almaya talih olur. O cevheri ucuza kapatır; ona sahib olur. Onunla Hak yola gider, iki cihanda felah bu­lur, Rahman'ın rızasına da ulaşır.

İşte bundan ötürü; bir kimse bir meseleyi dokuzyüz doksandokuz kere dinlemiş olsa, binincisi de söylenecek olsa, onu da dinlemelidir: “Ben meseleyi dokuzyüz doksandokuz kere dinledim; bununla bin olacak..” diyerek, onu tekrar dinlemekten çekinmemelidir. Onu hiç duymamış gibi oturup yeniden anlatan kimseden dinlemelidir. Hem de can ku­lağı ile.. Herkesin yorumu başkadır; bu bir.. İkincisine gelince, onu da anlatalım..

Acaba, onun dinleyen kimse, o emri yerine getirmiş veya getirmekte mi?. Eğer böyle ise, aşk olsun; ona bir diyecek yok.. Eğer o emri ye­rine getirmemiş ise, halâ o meseleyi hiç duymamış gibidir. Eğer işitmiş olsaydı; o meseleyi yerine getirirdi. İşte bundan ötürü, o meseleyi otu­rup güzel güzel dinlemelidir; sanki : Hiç işitmemiş gibi..

Bilinmez, belki de, o söylenen mesele, bu bininci kerede kendisini tesiri altına alır ve onun gereğini yerine getirir; başarılı olur.

 

KISSADAN HİSSE

Çocuktum, macuncu dükkânında oturuyordum. Dükkânın önüne, koca kalpaklı reayadan bir divane geldi. Bana şöyle dedi : “Efendi, eğer hizmet edeyim, dersen; tek efendiye hizmet et. Hem hizmet edersin, hem de rahat edersin. Hem rahat edersin; hem de efendin senden hoşnut olur. Sakın ha ! İki efendiye hizmet edeyim..demeyesin. Zira, biri Eyyub'a kaymağa yollar; diğeri de Yedikule'ye paçaya.. Paçaya gitsen, kaymak kalır; kaymağa gitsen paça kalır.

O vakit, gençlik hali idi; o sözler için : “Boş laf..” dedim, geçtim. Sonradan ne olduğunu anladık. Yerinde bir sözmüş.. Bak, nereden nereye zuhur ettiriyor..

 

İşte kıssadan hisse budur.

“Halkın dili, Hakk’ın kalemleridir.” manasına göre; söylenenleri, herkes Yüce Hak'tan kendisine gelen ihsan bilmeli; söyleyen ne millete mensub olursa olsun. Söyleyene bak­mayıp söyletene bakmalıdır. Her sözden bir nasihat almalıdır; ona göre de amel etmeye çalışmalıdır. Zira, Yüce Hak kemalâtını hemen her derecede göstermiştir. Büyük arşına tecellisi nasılsa, bir zerreye dahi öyledir. Ama, bu tecelli kiminde bilfiil, kiminde de bil-kuvvedir. Bunu arifler bilirler. Bunun için onlar, hiç bir şeyi küçük görmezler.

Cenab-ı Hak, cümlemize o âriflerdeki görüşü nasib eylesin. Âmin!.

 

* **

RUHLAR

Ruhlar aleminde canların bu berzah âlemine gelmesi ve bu berzah âleminden o ruhlar âlemine gitmesi, ilâhî bir emirden ibarettir. O ilâhi emre göre gelinip gidilmektedir. Her ne kadar durum bu ise de; ruhlar âleminden canların gelmesini ve âlemde fena bulup yine o âleme git­mesini şu şekilde tarif etmişlerdir :

Bir büyük sahra düşünün; ucu bucağı yoktur. Bu sahrayı; bir­takım minberler, kürsüler, sandalyeler, minderler, şilteler, ihramlar, ha­sırlarla donat.. Sonra da, herkesin mertebesine göre bir makam ver. O minberler ve kürsüler üzerine de, mertebelerine göre herkesin ruhunu yerleştir. O sahranın önüne doğru ortasından bir kapı olduğunu gör. O orta kapıdan, sonu gelmeyecek şekilde ruhlar dışarı çıkmaktadır. Ki onlar, bu şekilde, bu berzah âlemine gelmekteler.

O umman sahranın iki kapısı daha vardır; biri sağında, biri so­lunda.. Bu kapılardan dahi ruhlar, sonu gelmeyecek şekilde içeri girmek­tedirler.

Çıkarken, bütün ruhlar o tek kapıdan çıkıyorlar. Girerken de, said olanlar sağ kapıdan, şaki olanlar da, sol kapıdan giriyorlar.

O içeri girenler, saidi olsun, şakisi olsun; hamamın sıcak halvetin­den çıkar gibi kızarmış, morarmış, ter içinde : “Aman bayıldım, öfff…” diyerek, terini silerek girermiş. “Kardeş, gel bakalım, gittiğin alemde ne var ne yok?.” diye soranlara da şöyle derlermiş : “Söyleyecek halim yok. Aman, durun azıcık nefes alayım.”

Bazısının da, gittiği ile geldiği bir olurmuş. Bunlar da, doğduğu gibi ölen çocukların ruhları ve diğer ruhlarmış.. Bunlara sorarlarmış : “ Nasıl oldu da, siz böyle çabucak geldiniz?” Onlar da şöyle derlermiş : “Orta kapıdan çıktığımızda baktık ki : İlerisi gayet sıkıntılı, dar bir yer; hemen geri dönmek istedik. Sağımıza döndüğümün gibi, bu ka­pıdan içeri girdik. Allah'a hamd olsun, hiç bir zahmet ve meşakkat gör­medik.” Diğer ruhlar ise, kimi beş, kimi altı saat dururmuş; en çok du­ranı da : “On iki saat durduk; ama neler çektiğimizi biz biliriz.”

Ona şöyle derler : “Sen ucuz kurtulmuşsun. O : “On iki saat durdum..” diyen ruh, bu dünyada yüz yirmi yıl yaşayan adam imiş; Diğerle­rini de buna kıyas et..

Ey kardeş, bu kıssadan dahi hisse almak gerekir. Şöyle ki:

Bu dünyanın fena bulacağını bile bile, üç-beş saatlik dünya için mübarek gönüller, dünyaya harcamak düşüncesi ile değerli ömürler boş içinde boşa verilmemelidir. Gerçi sağ olana dirlik ve maaş gerekli; ama : “Bütün ömrü dünyaya bağla..” diye kim emretmiştir; kim müsaade vermiştir?.

Cenab-ı Hak, cümlemize gafletten uyanmak nasib eylesin. Âmin!..

***

İbret alınması için bir kimsenin halini getirelim. Şöyle ki : Bir kimse çıkıp : “Bu dünya bize kalacak değil; âhiret azığım da olsun..” der; bir hayrat yapmaya niyetlenir. Gider, kırkçeşme veya Ayasofya'daki Sakalar Çeşmesinin karşısında bir sebil yaptırır. Yaptırdığı bu sebilin suyunu da, karşısındaki Sakalar Çeşmesinin suyundan çalıp ken­di sebilinden akıtır. Yaptırdığı sebilin taşına da : “Hayırların ve iyiliklerin sahibi …..” diyerek adını yazdırır. Sonradan bu adamın durumu görülür ki : Adamın biri, gece-gündüz adam beli gibi akan sakalar çeşmesinin karşısında bir sebil yaptırmış. Suyunu da, o çeşmenin hazinesinden çal­mış. Üzerine de: “Hayırların ve iyiliklerin sahibi, cennete ve derecelere hevesli..” dedikten sonra, şunları eklemiştir : “Falan efendinin hayratıdır.” Şimdi bu adamın haline ne derler.. Sebil yaptırdığına, suyunu da çaldığına göre bari susuz-çeşmesiz, ahalisi suya muhtaç köy gibi bir yere yaptırmış olsa neyse.. Gelmiş İs­tanbul'un ortasına, Ayasofya'da Sakalar Çeşmesinin karşısına izinsiz, gereksiz kendi kendine sebil yaptırmış. Suyunu da devlet tarafından akıtı­lan çeşmenin suyundan çalmış. Üzerine de kendi adını yazdırmış..

İşte hali anlatılan kimsenin yapmak istediği hayırlar, hayret ve­rici şeylerdendir.           

Üstteki benzetmeden yola çıkıp pirler hazretlerine sözü getirebili­riz. Onların her biri bir çeşme gibidir. Bunların suyu da, büyük bendden (barajdan) gelir. Ki o büyük baraj on sekiz bin alemin fahri Rasûlullah Efendimizdir. Kıyamete kadar o büyüklerin feyzleri, kalıcıdır. Cümle âlem halkına zahirde ve batında akmaktadır. Hal böyle iken, bir ihtiyaç duyulmadan, bir kimse kendi kendine onların tasavvufî sözle­rini kendi sözüne karıştırıp şurada burada söylemesi, onların sözlerin­den bir kitap yazıp üzerine de kendi adını yazması : Sakalar Çeşmesin­den su çalıp karşısına o sudan sebil yapmaya benzer; anladınız mı?

Burada bir gerçeği dile getiriyorum, başka bir gaye anlaşılmasın.

 

 

***

Hazret-i Mevlâna, bir gün, oğlu Sultan Veled'e şöyle demiş :

—  Halk, o âlemden gelirken ne ile geldiyse, bu âlemden giderken onunla gider; fazla şey götüremezler. Ancak, kendi getirdiklerini gö­türürler. Oğul, biz o âlemden sağlam itikadla geldik; bu âlemden o âleme gö­türeceğimiz de yine sağlam itikaddır. Başka şey götüremeyiz.

Bundan sonra, şöyle bir hikâye anlatmış : Gençliğimde Şam'da tahsilde idim Talebeden ders arkadaşımın biri, sırası gelince Malatya'ya gitti. Haylice şey kazanıp gelirken, memleketin dışında haramilere rastlıyor. Harami başı emrediyor : “Bu Kadı’nın ne kadar malı varsa, elinden alın. Zira Malatya aha­lisinin ve fukaranın malını toplamış götürüyor.” Bunun üzerine haramiler kadı efendiyi anadan doğma soymuşlar. Haramibaşı yine emretmiş : “Onun yumurtalarını da çıkarın, hadım olsun.” Bunun üzerine Kadıefendi şöyle demiş : “Ben, bu yumurtalarımı babamın memleketinden getirdim; sizin vilâyetinizden kazanmadım, vermem.” Onun bu sözü, haramibaşının hoşuna gitmiş; bütün mallarını da geri vermiş. Ey oğul, sen de düşük kimselerle arkadaşlık ettiğin zaman, gafil bulunup da itikadını yağma ettirme. Zira, biz onu bu âlemden kazan­madık.

***

KALB HUZURU

 

Şimdi vereceğimiz ders de, kalb huzurunu, kalb huzuru ile insanlık sıfatının kolay yoldan elde edileceğini açıklar.

Bu berzah âleminde bir cennet vardır; ona :Ruhanî cennet” derler. Bu cennet, insana mahsustur. Hayvanlık sıfatında olanlar, oraya giremezler; taa bu sıfattan kurtulup insanlık sıfatına girinceye kadar.. İnsan olanlar, bu âlemde iken, Allah'ın fazlı keremi ile o ruhani cennete girerler, ruhanî vuslat ederler. Tıpkı, âhiret âleminde Allah'ın fazl ü keremi ile cismanî cennete girip cismanî vuslat olacağı gibi..

 

CENNET

                                             

İster ruhanî cennet olsun, ister cismanî cennet olsun; oralara gir­mek, mutlaka Allah'ın fazlı keremi ile olacaktır. Oralara girmek, çalı­şıp çabalamakla olmaz. Çünkü : “Çalışıp çabalamak..” denilen şey, bütün emirleri yerine getirmek, yasaklardan da kaç­maktır. Fazla olaraktan da bir karşılık beklemeden, ard niyet besleme­den Allah için Allah uğruna yapılan yararlı amellerden ibarettir. Bun­lar da, cismanî cennette yüksek derece elde etmeye, ruhani cennette ise ziyade yakınlık kazanmaya ve Hakk’ın makbulü olmaya sebeptir; yoksa, cismanî ve ruhanî cennete girmenin bir mucibi değildir.

Cismanî cennet, bu baş gözü ile görülür; ruhani cennet ise, kalb gözü ile müşahede edilir.

 

KALB HUZURU

“Kalb huzuru” dedikleri, kalbin rahatı ve dinlenmesidir. Her an geçmişi, gelecek, hali düşünüp Hindistan'ı, Yemen'i, Bağ­dad'ı, Basra'yı vara-yoğa gezip dolaşmayı terk etmekle kalb huzuru olur. İnsan, olduğu yerde tek Allah ile huzurlu olmalıdır. Kesinlikle başka yerde dolaşıp durmamalıdır. Ancak, ilâhî başarı yetişip kalbi emmare nefsin elinden kurtarmadıkça; gerçek manası ile kalb bu ünsiyeti ve huzuru, rahatı bulamaz.

 

NEFSİN ELİNDEN KURTULMAK

Emmare nefsin elinden kurtuluşa şöyle bir misal verelim : Onbeş yaşında bir genç köle düşünelim ki; onbeş sene gözü gör­meyen, kulağı duymayan, kalbinde dahi asla merhameti bulunmayan bir efendiye hizmet etmiştir. Sonunda merhametli bir zat çıkıp gelmiş; o köleyi, o merhametsiz efendinin elinden kurtarmış ve azad etmiş. Sonra hamamda yıkamış. Temiz elbiseler giydirmiş. Çok güzel bir bahçe içinde bir köşke getirmiş. Pembe şilteli bir döşek üstüne yatırmış. Güzelin de güzeli yemeklerle beslemiş. Güzel suretli huriler ve gılmanlar dahi onun hizmetine verilmiş..

İşte otuz beş sene bir dakika dahi durmadan, oturmadan, aç, susuz, gözsüz, kulaksız efendiye gece gündüz hizmet eden o köle bu nimeti gö­rünce nasıl rahat edip teşekkür üstüne teşekkür ederse.. Allah'ın ihsan eylediği başarı ile emmare nefsin elinden kurtulan kalb dahi Yüce Hak ile ünsiyeti ve huzuru buldukta o köleden daha çok rahat eder ve te­şekkür üstüne teşekkür eder.

 

İHSAN OLMAK

Bu kalb huzurunu tahsil eylemek, bu kalb huzuru ile insanlık sıfa­tını bulmanın ve insan olmanın şartları yedi olup şunlardır :

1.    Sabır..

2.    Teslim..

3.    Hilm..

4.    Edep..

5.    Utanmak..

6.    Arzu..

7.    Teşebbüs..

Hemen her şeyde sebebine teşebbüs şarttır. Bu yolda sebebine te­şebbüsten murad; şeriatla ilgili, tarikata lâyık, hakikata muvafık, ma­rifete uygun olan sebeplere teşebbüs etmektir.

İşin başında, bu yolun şeriatla ilgili olan sebebine teşebbüs; sahih itikad ile yararlı ameldir..

İtikadı, Ehl-i Sünnet itikadı düzeyine getirmek gerekir. Şeriat emir­lerini de bilip gereği ile amel etmelidir.

Bundan sonra da, tarikata lâyık olan sebebe teşebbüs etmelidir. Bu da, insanın kendisini, kâmil bir mürşide teslim etmektir. Bundan sonra, o zattan ne gibi emir gelirse, ona göre davranmaktır; bunun için çalışıp gayret etmelidir.

Eğer bir kimseye, kâmil mürşide ulaşmak nasib olmamış ise, tarikatı inkâr edici olmamalıdır. Allah'ın velî kullarını sever olmalıdır. Allah'ın veli kullarını dinlemeli, kitaplarını okumalıdır; her dinleyip okudukça, Allah rızası için bir Fatiha okuyup sevabını sözünü dinlediği ve kitabını t okuduğu zatın ruhuna hediye etmelidir. Onların gereği ile amel etmeyi de, Cenab-ı Hak'tan dilemelidir.

Hakikatin ve marifetin yeri kalb olduğundan, onun tercümanı da haldir. Bunun için de : “Hal, kal ile (sözle) bilinmez.” denilmiştir.                                                                         

Şeriatın ve tarikatın yeri de lisandır. Bunun tercümanı da “kal”dir. Bu bakımdan, şeriatı ve tarikatı sözle anlatmak daha kolaydır.

Şeriata teşebbüs etmek için, ilmihal ve fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir. Bu teşebbüsün esası da, şeriatın emirlerini yürütmeye çalış­maktır.

Tarikata lâyık bir şekilde teşebbüse gelince, onu da üç şekilde tarif edeceğim. Tarif ettiğim şekilde o sebeplere teşebbüs edilirse, inşaallah kolay yoldan, hakikata ve marifete dahi yol açılır. Diğer şartların da yerine getirilmesi ile, insaniyet mertebesine ulaşılır.

 

Tarikata lâyık sebebine teşebbüsün birincisini şöyle anlatabiliriz :

İnsanlık arayan bir kimse, cümle halk ile hoş geçinir. Bütün insan­lara karşı güleç yünlü, tatlı dilli olur. Elinden ve dilinden hiç kimse in­cinmez. Elinden geldiği, gücü yettiği kadar bütün yaratılmışlara karşılık beklemeden ve ard niyet beslemeden iyilik etmeyi kendisi için alışkanlık haline getirir. Himmeti gayreti yüksektir. İçte ve dışta feyzini, refah ve rahatını yeteri kadar ister. Kendisine lâyık görmediği şeyi, başkalarına da lâyık görmez. Kendisine ve halka çok faydalı olan hayırlı şeylerde çalışıp gayret eder. Daima iyi arkadaş edinir. Halkın tiksinip eziyet duy­duğu şeylerden ziyade sakınır. Kalb inciten, hatıra dokunan sözler, asık surat, çirkin muamele, latife yollu olsa dahi hiç kimseye eziyet etmez Hemen herkesin yanında beğenilen, makbul olan, güzel duaya, övülmeye sebeb olacak fiil, söz, hal ve huya davranışlarını ve duruşlarını uydurur.

Sıkılan, yardıma muhtaç olan kimselere dahi, gücü yettiği kadar eli ile, dili ile, parası ile yerine ve duruma göre yardım etmeli.

Küçük büyük, hemen herkese saygıda ve gözetmede kusurlu olma­malıdır. Kalbler yapıp gönüller almalıdır.

Eski arkadaşlık, dostluk haklarını da gözetmek gerekir. Beşeriyet icabı bazı şeylerden dolayı bir incinme vaki olursa, eski hakları bir yana atmamak; affederek gücenmekten geçmelidir.

Özellikle vaktiyle büyük küçük iyilik gördüğün zatı ve hizmetinde bulunanları unutma; gücün yettiği kadar güzel karşılık ver. Bilmez misin : “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var..” derler. Bunun için bir fincan kahvesini içtiğin kimseyi öv, güzelce karşılık ver, kırk yıl hayır duadan unutma. Gece-gündüz onu yad et. Böyle edersen, o bir fincan kahvenin hakkını ödemiş olursun. Ama, bundan sonra da, o kimseyi bırakmak, eski hakları gözetmemek sayılır. Diğer hak­ları, Cenab-ı Hak'kın hakkını da buna kıyas et. Zira : “İyiliğe iyilik, her kişinin kârıdır; kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” denilmiştir. Nitekim, bir başka yerde şöyle anlatılmıştır : “Bir kimseden zarar gelirse, ona karşılık affetmek, ona iyilik et­mek, kırılmak, aleyhine bir söz işitildiği zaman hemen lehine duâ et­mek; haddini bilmeye ve derviş olmaya alâmettir.”

Allah'ın kullarına gizli aşikâr hayır duâ okumakla memuruz. Rast geldikleri zaman, onlara selâm vermeliyiz. Şefkatli bir dille : “Merhaba..” demekle hal hatır sormakla sevindir. Doğudan batıya kadar, kadın ve erkek ölmüşleri dahi hayırla an. Her gün, üç İhlas bir Fatiha okuyup onların ruhlarına sevabını bağışla. Böylece, onların ruhlarını sevindirmiş olursun Zira : «İşlerde -şaşırırsanız, kabirdekilerden yardım isteyiniz.» Hadis-i şerifi açıktır. Diğer iyilikleri bununla kıyas edebilirsin. Sözün özü olarak, şöyle anlattık : “Bu yolda ilk teşebbüs, bütün mahlukata, mevcudata iyilik et­mektir.”

Bunun ne olduğu ayrıntıları ile bilindiyse, sebebine teşebbüsün ikin­cisine geçebiliriz. Şöyle ki :

Bir kimse, anlatıldığı şekilde iyilik ederse, ettiği iyilik, yine kendi­sine aittir. Dar vakitte, gelip kendisini bulur. Bunu, güzel bir misalle açalım. Şöyle ki :

Yüzelli haneli bir mahalle düşünelim. Burada, zenginlerden imkân­ları yerinde bir kimse vardır. Ondan başka, orada oturan vezirler, bil­ginler, vekiller, ileri gelenler, yazıcılar, tüccarlar, esnaflar vardır. Zengin zat, bunların birini diğerinden ayırd etmez. Aynı ölçüde ramazanda ra­mazanlık, bayramda bayramlık, kurbanda kurbanlık, muharremde dahi aşureler gönderir. Ayrıca kiraz vakti kiraz, ünüm vakti ünüm, bostan zamanı bostan gönderir. Yazda yazlık verir; kışta kışlık verir.

Hâsılı : Her çeşit hediye yollar; her hediyeyi de vaktinde ulaştırır. O mahallede bulunan evlerin hepsine hizmetçileri ile gönderir.

Şimdi, böyle bir durumda, o evlerin sahipleri, zengin olsun, fakir olsun; hepsi de o zengin zattan hoşnut olur. İsterse, adı geçen zengin zat, onların her biri ile tanışmamış, görüşmemiş, konuşmamış kim ol­duğu da bilinmemiş olsun.

Ama, o komşuları bu durumu bilirler ve daima överler. Böyle bir komşunun da mahalleden gitmesini istemezler. Bu zatın başına bir kaza gelecek olsa, onu ortada tek, başına bırakmazlar. Onun evi yansa, malı telef olsa, fakir düşse bir yere toplanır mahallece bu zata yardım eder­ler, yine ilk haline getirirler. Elbirliği ile, bu zatı birden kalkındırırlar. O kadar ki : Bu zatın başına hiç bir kaza gelmemiş gibi olur.

Sözü edilen mahalle halkı, bir araya geldikleri zaman ne yapmazlar ki?. Onların içinde veziri var, ileri gelen adamları var, tüccarı var, zen­gini var. Hepsi birden bir yere gelince, adamı birden ortaya çıkarırlar.

Sebebine gelince, vaktiyle elinde imkân varken, mahallede bulunan evleri gözetiyordu. Garazsız, karşılıksız ikramda bulunuyordu. Ettiği iyi­lik, sonunda karşısına çıktı, kendisine döndü. Dar zamanda gelip yetişti. Bu yapılan işe : “Allah katında, Rasûlullah katında, bütün kulların yanında mak­bul, mergub, memduh şey ile sebebine teşebbüs etmek..” derler ki, dünyada ve âhirette faydası yine yapana alt ve yapana dönüktür.

 

Bir şair :

Altın kalem ile yazsın bunu yazan;

Kendi düşer eller için kuyu kazan..

 

“İnsan her ne ederse, yine kendisine eder..” dedikleri de bu manayadır.

İnsanlığı elde etmek için, bu cihanda iyilik etmek gibi bir sermaye bulunmaz. Bir kimse de, iyiliğin aksine kötülüğe teşebbüs eder ise, artık o kimsenin de hali bilinmelidir. Nerede olursa olsun; onu hiç kimse is­temez. Belki de, o mahallenin hemen her yerinde bildiri dağıtıp sürer çıka­rırlar.

Kötülük eden gittiği hiç bir yerde rahat ve huzur bulamaz. Bunun için de şöyle denilmiştir : “Bir kimseye faydan olmasa da, bari zararın olmasın.”

Bazı kimse için şöyle derler : “Şu adam ne hayra yarar, ne de şerre..”